Thursday, January 02, 2014

Modern ve Gelenek Arasında Said-i Nursi ve Usulüne Bir Bakış – Özkan Şahin ile Söyleşi



Uzun bir metin ama doyurucu olduğuna, daha önce yaklaşılmamış bazı hususlara yaklaşıldığına inanıyorum. Sosyal bilimciliğimin çıraklık devresinden çıktığım dönem ve kalfalık dönemimin ilk sorgusu diyebilirim. Söyleşimi dinleyen ve kabul eden emek ve adalet dostlarına ayrı teşekkürler ederken, söyleşimin özellikle geleneğin tasviri açısından önemli olduğuna inanıyorum. Ayrıca  yazımın günümüz nurcularının tavırlarıyla Said Nursi'nin tavırları arasında sağlama yapabilecek bir foya taşı konumunda olduğunun da farkında olarak söyleşimi beğeninize sunuyorum.
...

Özkan Şahin’le Said-i Nursi ve Risale-i Nur bağlamında gelenek meselesine dair Mart ayı ortasında gerçekleştirdiğimiz ilginç sohbetin dökümü aşağıdadır. Döküm Özkan Şahin tarafından gözden geçirilmiş ve düzenlenmiştir.   

Modern ve Gelenek Arasında Said-i Nursi ve Usulüne Bir Bakış – Özkan Şahin ile Söyleşi
Said-i Nursi ve Eseri üzerine yapılan çalışmalar her geçen gün artıyor, bu çalışmalar arttıkça eseri ve kendisi hakkındaki olumlu ve olumsuz yorumlar ciddi bir tartışmanın parçalarını oluşturuyor. Şahsının ve eserinin etkisi, gerek sokakta gerekse akademide tazeliğini sürekli koruyan karizması, çağdaşı kişi ve eserlere göre çok üstün olan öğreti, söylem, anlam ve kavram üretebilme gücü, Said-i Nursi ve eserini bir kuruma dönüştürüyor. Modernite karşısında her geçen gün geleneksel refleksleri zayıflayan ve bunun ardından gelen krizle ciddi bir bunalıma düşen insan yığınlarına surları gelenekten bir kale öneriyor. Bizler bu konuşmamızda gelenek ve Modernite arasındaki krizin ortasında Said-i Nursi ve eseri ne öneriyor, bizim ne anlamamız gerekiyor bunu konuşacağız.
Said-i Nursi’yi tanımak için önce çağdaşlarını bir saysak iyi olur. Ziya Gökalp, Mustafa Kemal, Abdülhamit, Mehmet Akif Ersoy, Abdullah Cevdet var. Dışarıda Stalin ve Hitler var… Sartre var, Seyyid Kutub var… Sayabileceğimiz onlarca şahıs daha var ve listemizdeki kişilerin hepsinin hatıratlarına, eserlerine ulaşabiliyoruz. Böylece bu adamların çağlarından ne anladıklarını, ne gibi dertleri olduğunu ve bu adamların bu dertlerden hareketle toplumlarıyla ne şekilde yüzleşmiş olduklarını görebiliyoruz. Çağdaşların hepsinin amaçları toplumlarına ideal olanı anlatmak ve bunu da sadece anlatmakla kalmamak! Söylemin gerisinde ciddi bir eylem amacı ve tutkusu var, birçoğu başarılı da oluyor. Başarılı oluyor derken, söylemlerini eylem olarak gerçekleştirme fırsatı buluyorlar. Uygulamalar ayrı bir tartışma konusu ama şu açık ki bütün çağdaşlar kendilerini bir kriz ortamında görüyorlar. Çok ateşli tartışmalar sürüyor ve hepsinde Modernitenin sunduğu bilinç imkanları; bilme, anlama ve değiştirme tutkusunun kalemlerden taştığı ve kocaman toplumların deneklere, uçsuz bucaksız ülkelerin söylem ve ideal laboratuarlarına dönüşeceği tehlikelerin kol gezdiği bir evrensel ortam!
Önümüzde hadise şu: Geleneğin imkânlarını her geçen gün kaybettiği ve Modernizmin artık gündelik ve evrensel Osmanlı düşüncesinin katalizörü olmaya başladığı, bir krizle yüz yüze olduğunu bilen lakin bu krizi ne şekilde alt edeceğini bilemeyen bir aydın güruhunun acı ve umut arasında ülkelerini yenidünyaya uydurma serüveni… Avrupa’daki bütün örnekler krizlerini modernitenin farklı imkanlarıyla aşmaya çalışıyorlar ve bunu kısmen de beceriyorlar. Bu beceri Avrupalıya krizi savacak ve eski krizin etkilerini olabildiğince azaltacak yeni krizler üretme gücünü veriyor ve bu güç süreci şimdide bile sürmekte. Avrupa’da aşılmış ve amiyane tabirle hiç edilmiş bir gelenek var ve geleneğin Moderne verecek hiçbir cevabı yok. Osmanlı aydını bu cevapsızlığı Modernizmin ışıltılı gücü sanıyor, Premodern geleneğin zayıflığı hakkında sağlam bir düşünce serüveni olmamış ve her geçen gün Osmanlı topraklarında etkisini artıran Pozitivistler, Modernite karşısında söylem üretebilen İslam geleneğinin de Avrupa Hıristiyanlığının Modernite karşısındaki rolüne bürünmesini bekliyorlar. Modernite önce Lale Devri ile yönetici sınıfı dünyevileştiriyor, sonra bu dünyevileşmeye ideolojik tavır da koyabilen ve geleneğin aslında bir nevi kılıcı olan Yeniçeri ocağını yok ediyor. Ardından sıra İslam’a geliyor çünkü sürecin evrildiği noktada Modernite sonuna kadar açık bir imkan arenası buluyor. Bu sefer karşısına geleneği gelenek yapan temel kurumu, İslam’ı alıyor.
Aslında bu başlı başına ayrı bir tartışma konusu lakin biz bir cümle ile şunu belirtelim ki bizim Gelenekten kastımız İslam ve onun 1400 yıllık sürecinde oluşturduğu Kuran, Sünnet, Ehli Beyt, Âlimler ve bunların ardılındaki bütün kurumların İlahi manayı anlama konusunda ortaya koydukları vahiy merkezli bütün donelerdir. Böyle bir geleneğe sahip olan iki din var yeryüzünde. Yahudilik ve İslam! Bu yüzden Modern bütün tavırlara karşı refleks oluşturabiliyorlar, hayatın her yönünü kapsayan bir din. Özellikle İslam evrensel bir din olması sebebiyle Modernizmin insana dair bütün politik söylemlerine de karşı söylem oluşturabilecek güçte devasa bir geleneğe sahip. Osmanlı aydınları -ki çoğu dini eğitim almıştı- sadece Avrupa’daki tarihsel sürecin gelişimini Hıristiyanlık merkezinde okudular ve aslında bir geleneğe imkan oluşturamamış Hıristiyanlığın Modernite karşısındaki yenilgisini “dinin Modernite karşısında yenilgisi” olarak algıladılar. Oysa İslam ile Modernite karşılaştığında süreç farklı bir yöne evrilecekti. Dinle bağın kopmamasını savunan, ama Modernitenin de bir evrensel yetkinlik, insani kemalat muvazenesi olarak gören grupların bilinçaltında ise Modernizmin teknik oluşturma konusundaki gücü yatmaktaydı. Oysa İslam ve geleneği teknoloji ve ardılındaki “eşyalaşmaya” basit bir dünyevi olgu, bir gündelik araç olarak görüyordu. Gelenek için teknik yeryüzünün insan aklı ile birleşerek insana hizmet oluşturması demekken Modernite için teknik, insan gruplarının birbirlerine galebe çalabilmesi için açığa çıkmış ve insan toplulukları ve medeniyetler için bir üstünlük statüsü simgesiydi. Aslında Batıyı, Moderni muhteşem ve ideal kılan bu teknik gelişmişlikti çünkü Modernitenin insana teknik dışında sunduğu bir gündelik ve evrensel kolaylık yoktu. Çünkü Modernitenin ideolojisi doğum yeri olan batıda dahi insan gruplarının kıyasıya savaşımı, krizi ve acısı demekti!
Pozitivistler zaten tepeden tırnağa batılılaşmış birer unsurdular ve Müslümanlar için kriz sayılabilecek her türlü söylem, inanç ve durum onlar için “Medenileşme” macerasında başat bir dönüm noktasıydı. Peki Müslüman aydınlar neden Moderniteye dair bir karşı unsur değil de birer “görüngü” olarak aktörleştiler? Çünkü birçoğu teknik bir geri kalmışlığı geçelim, Medeni bir geri kalmışlığı da kanıksamışlardı ve Batı ile olan ilişkilerde tamamen bir red tavrından ziyade kimi konularda Batılılaşmanın zaruretinden bahsediyorlardı. Zaten bugün dahi Batılılaşma konusundaki temel kafa karışıklığı sürece ait birçok görüngünün aktör olmasından kaynaklanır. Kesin çizgilerler Modern ve Gelenekçi diye ayırabileceğimiz çok az insan vardır. Mesela bugün Sultan Abdülhamit, Ali Suavi, Mehmet Akif Ersoy, sonrasında Necip Fazıl Kısakürek birer Modern midir, yoksa gelenekçi midir, tartışmalıdır. Modernite bazen Geleneğin lügat ve söylemi ile kendine imkan alanı açmış olamaz mı? Bunların hepsi ayrı ve uzun birer tartışma mevzuu lakin biz Modern ile ilişkisi ve baştan ayağa gelenek olan dev bir şahsiyetten, Bediüzzaman Said-i Nursi’den bahsedeceğiz. Said-i Nursi’nin çağdaşlarından farkı nedir, onu şu anda bile tartışılıyor kılan ne?
Başlangıçta ismini saydığımız kişilerin çoğu ideolojileriyle beraber gömüldü gitti. Hiçbir etkileri kalmadı. Artık hepsi birer belgesel film donesi, tarihçiler için önem taşıyan birer unsur… Bütün savları çürüdü, ancak doğurdukları krizlerin etkileri kaldı. Ara ara isimleri çeşitli tartışmaların konuları yapılsa da kimse aktörleri oldukları süreçleri yeniden yaşamak istemiyor. Haklarında yapılan araştırma oranlarında gittikçe bir düşüş var, kitaplarının satış oranı her geçen gün düşüyor. Oysa her geçen gün Said-i Nursi ve eseri üzerine yeni bir tartışma başlıyor, yeni akademik çalışmalara şahit oluyoruz ve bu çalışmaların yoğunluk alanı Türkiye’den yurtdışına taşıyor. Bugün Sudan’dan Singapur’a, yeni araştırmacıların çalışmalarına şahit oluyoruz. Bizim şu anda yapacağımız söyleşi de bir biyografik söyleşi olmayacak. Bediüzzaman şurada doğdu, burada şöyle sıkıntılar esnasında bir eser verdi, şurada vefat etti… Bunlar basit bir internet araştırması esnasında birkaç dakikada edinebilecek bilgiler ve ortada bir Tarihçe-i Hayatı var. Bu eserde zaten yoğun teferruatla eserinin açığa çıktığı dönemlerini gözlemleyebiliyoruz. Öğrencileri ile yazışmalarından, mahkemelere sunduğu raporlara kadar… Bizim derdimiz Said-i Nursi Modernite ve Gelenek arasında nasıl bir yerde? Tüm krizlerin müsebbibi saydığımız Modernite karanlığında Geleneğe dair nasıl bir mum yakmış, elimizden geldiğince bunu anlamaya çalışacağız.
Şahsen ben Nurcu bir ekolden gelmiyorum, yani Said-i Nursi ve eseri ile kişisel çabalarım sonucu tanıştım, uzun zaman tetkik ettim ve etmeye devam ediyorum. Tabi bu şu demek değil, ben Said-i Nursi ve eserine Şerif Mardin’in yaptığı akademik muameleyi yapmıyorum. Sonuçta ben seküler bir insan değilim ve Risalelerin -ki iddiası zaten budur- imanımı ekmel bir hale yaklaştırdığını düşünüyor, onda bulduğum hakikatin iman ve düşünce şubelerime etkisini hissediyorum. Bir Müslüman olarak bundan da onur duyuyorum. Bizim gibi Nur okulundan gelmeyen fakat sonradan bu okulun talebeleri olmuş insanların yargılarını önemli buluyorum. Bu içeriye dışarıdan bir bakış özelliği taşıyor.
Genelimiz modern eğitim almış adamlarız. Hiç birimiz geleneksel eğitim almadık, bu tarihin bir cilvesi çünkü Modernitenin Geleneğe tamamen galebe çaldığı bir dönemde doğduk ve geleneğe dair bütün unsurlar bizlere ayrıksı, yabancı, uzak ve gereksiz göründü. Dine dair olan çoğu şeyin toplumun dışına itildiği ve dinin sadece aşağıda ritüelit, yukarıda ise bir belirleyici unsurdan ziyade belirleyicilerin bazı yönleri ile varlığına müsaade ettiği herhangi bir görüngü olarak kaldı. Etrafı irdelerken Tarihçiliğin, Sosyologluğun, Antropologluğun dehlizlerinin ötesine bakamadık ve dine dair bir konuyu dahi Modernizmin usulleri ile çözümlemeye çalıştık. Bu yüzden yargılarımızın çoğu dini yargılardan ziyade bilimsel yargılar olarak kaldı. İster istemez baskın bir körlükle, marjinal olanlarımızın gücü dahi “başımıza gelen krizin şekli ve sınırlarını; tanımlarını yapmaya çalışmaya” yetti. Bu sebeple bakın ciddi bir yargı kıtlığımız vardır ve başımıza gelenin ne olduğunu anlasak dahi çözüm üretme konusunda kabullenilmiş bir zavallılığımız vardır. Bu sebeple bulduğumuz çözümlerde daima bir krizi bitirse de yeni bir krizi başlatan bir söylem yumağının ötesine geçmez! Dolayısı ise Said-i Nursi’nin talebelerine bıraktığı en büyük miras usuldür. Çünkü gayesi olan imanı ve hakikatini Pozitivizmin saldırılarına karşı insanda içselleştirmek dini bir kaygıydı ve bu kaygı anca dinin 1400 yıl boyunca süregelen birikimi ile içselleştirilebilirdi. Bu yüzden eserini okuduğumuzda karşımıza 1400 yıllık birikimin bütün tavırları çıkar. Her yeni iddiasında bu iddianın amacı ve bu amacın rücusuna dair bütün akli deliller ortaya konur. Şahsi tecrübelerini asla es geçmez, önce bize krizin niteliğine dair manzaralar sunar ve yüzleştiği çağın herhangi bir çağ olmadığına dair yorumlarını belirtir. Aslında kendi hayatını tasnifi kendisi hakkında bilgi verdiği gibi, ideali açısından da ipuçlarını saklar. Bir insan neden yaşamını eski ve yeni diye ikiye ayırır?
Said-i Nursi ilk gençlik yıllarında İstanbul’da bulunduğu yıllarda şöyle bir insan: Avrupa’da gelişen siyasal akımlar var, mutlak monarşiler burjuvaziye karşı, halka, aydınlara karşı sürekli kan kaybediyor. Bir özgürlük ve dayanışma rüzgarı… Aynı süreci Osmanlı Devleti’de yaşıyor. Süreci biliyoruz, Meşrutiyet, 31 Mart Vakası… Bediüzzaman Hürriyet aşıklarının safında, faillerden, sözü dinlenen bir Alim ve genç yaşına rağmen projelere sahip birisi. Medresetüzzehra gibi bir projesi var ki bunu Doğu’nun irfani varlığı için elzem görüyor ve çeşitli kapılardan yardım istiyor. O süreçte varlığını koruma kaygısı ile bu kaygıya dair tedbir oluşturabilecek projeler haricinde başka projelerle ilgilenmeyen devlet tarafından projesi gerekli ilgiyi görmüyor. Bugün doğudaki çeşitli sıkıntıları gördükçe aslında bu medresenin nasıl önemli bir fonksiyona sahip olacağını görüyoruz ama maalesef proje sadece proje olarak kalıyor. Said-i Nursi’nin eski Said dönemindeki sıkıntısı aslında gelişen süreçlerin ardıllarındaki durumları okuyamama ve negatif dünyevi gelişmelere dair bir kabullenememe durumu. Durumu kabullenme ve krizin ne denli derin, tarihsel bir kriz olduğunu kabullendiği ve buna göre bir metod kafasında şekillendiği zamanlarda Yeni Said ile karşılaşıyoruz. Yani yüzünü Modernizmin usullerinden, İslam’ın dolayısıyla geleneğin usullerine çevirmiş, Modernitenin toplum ve devlet kaygısından, Geleneğin insan ve iman kaygısına çevirmiş yepyeni bir karakter… Şerif Mardin Said-i Nursi hakkındaki önemli çalışmasında Said-i Nursi’nin başarısının da, kısmen geleneksel lehçeyi canlandırarak vaat ettiği “yeniden demokratikleşme”ye dayandığına inandığını belirtiyor. Bu yargı bir yönü ile doğru olmakla beraber bir yönü ile yanlış. Öncelikle evet hareket kolektif bir hareket, bir kitle hareketi lakin canlanan bir geleneksel lehçe ile değil, dine ait bir literatürle hareket ediyor ve ayrıca siyasal bir model önermeden, tam tersi kitlesinin siyasetle bağını kopararak kendini rücu ettirmesine önceleyen bir hareket. Şerif Mardin’in yanlış yargıları öncelikle mevzuya aşırı bir dış bakış ve Said-i Nursi’nin kendi yaşamını bölmüşlüğüne anlam verememekten kaynaklanıyor. Bediüzzaman’ın yaşamını ikiye ayırması çok önemli çünkü aslında yerelde Türk halkının, genelde İslam dünyasının yapması gereken bir ayrışmayı kendi yaşamı üzerinden modelliyor.
Yıl 1923′e dayanıyor Cumhuriyet kuruluyor ve Cumhuriyet uygulamaları başlıyor. Cumhuriyet ilke ve inkılapları artık İslam ve geleneğini Modern metodlar ile sindirmenin ve bunu da Muasırlaşmak, Medenileşmek, İptidailikten kurtulma süreci olarak karşımıza çıkıyor. Dinin iptidailik sayıldığı ve bu iptidailikle kıyasıya mücadele edilmesi gerekildiğine inanılan bir dönem. İslam dünyasında dini kendi ideallerine göre yorumlayan ve bu yorum dışındaki yorumları Batıl sayan bir sürü devlet ve oligark oldu lakin hiçbir zaman bizatihi dini ve dini birikimi bir düşman olarak addedilmedi, Cumhuriyet böylesi tarihsel bir krizin baştan aşağı belirginleşmesi. Ahir Zaman kavramı geleneğin söylemi içerisinde bu yüzden çok önemli! Bu süreç ve uygulamaları da bu yüzden bir Müslüman, daha doğrusu İslam tarihini iyi kritik etmiş birisi için ileri derecede şaşırtıcı. Çünkü öyle bir zaman ki her şey küfrün ve yok oluşun lehine, imanın ve dinin hakikatinin aleyhine. Her türlü kalkışma, karşı çıkma hareketinde kaybeden Müslümanlar oluyor. Sistem insana kendisine dönüşmek dışında bir alternatif sunmuyor. Dinle kaim olan, İslam’la varlığı bir anlam kazanan ve Müslüman kimliği ile düşmanları karşısında kendine savunma ve saldırı alanları oluşturabilen bir toplum adeta hiçleşiyor. Tarihsel hiçleşme bir yana bu insanlar imansızlaşıyorlar, Allah ile iletişim kuramaz hale geliyorlar, bırakın bu dünyayı ahretleri mahvoluyor. Bakın geleneğimizdeki alimin tek ideali vardır ve bu ideale hizmet ettiği ölçüde Alimdir. “Alim iman hakikatlerini, dinin hakikatlerini insana ulaştırabilen adamdır ve ana gayesi de budur!”
- Said-i Nursi’nin öğretisi içerisinde siyaseti reddetmesinin sebebi nedir? Bu red ile sence neyi amaçlamıştır.
Şöyle bir şey var, aslında İslam geleneğinde birey ve devlet için çok farklı bir söylem ve anlam bütünlüğü yoktur, dinin yargıları herkes için her koşulda geçerlidir. Kuran’ın söyleminde kamusal alan ile bireysel alanın belirgin çizgileri yoktur. Bu birey-kamusal alan ayrışması batılı, modern bir haldir; batının gerek metinlerinde, gerek idealinde, gerekse uygulamalarında bunu görürüz. Üstadın cemaatini siyasetten uzak tutmasının sebebi biraz da bu İslami tutumdan kaynaklanıyordu, çünkü Cumhuriyetle beraber politik alana dahil olan birey, evi için ayrı, sokak için ayrı iki tavır geliştirmek zorundaydı. Bireysel hal ile kamusal halin bu farklılaşma tezahürü laikleşme dediğimiz şeyden başkası değildi aslında. Siyasete girmemek, politikaya bulaşmamak durumu Sekülerizm ile Müslüman arasında belirgin bir imkansızlık doğuruyordu. Ve daha da ilginci, siyaset yapmak insanın devlet ile iletişiminin koşulsuz unsuruydu ve artık bir “Deccal” haline gelmiş ana kurumla iletişimsizliğin sebebiydi siyasetten kaçınmak.
Bunun ne kadar dengeli bir yaklaşım olduğunu zaten ilerleyen zamanlarda gördük. Mesela Said-i Nursi’nin aksine politikaya sıcak bakan ve bunu bir gereklilik sayan Tasavvuf ekollerini düşünelim. Türkiye’de Tasavvuf politika ile ilişkisini somutlaştırdıkça bünyesindeki insan tipi Tasavvufun evirdiği değil, politikanın evirdiği insan tipine dönüştü. Modern çağda Politika -affa sığınarak söylüyorum- Müslüman’ın devlet ile girişeceği bir nevi doktrinel zinaydı ve gerçekten İslami dengelerini korumak zorunda kalan bir Müslüman’ın politikaya yanaşmaması gerekiyordu. Politikaya bir şekilde yanaşmış her hareket bir süre sonra Modernizme reel bir arena sağladı, Modernitenin motoru oldu ve bir zaman sonra elinde ahlakın bir nevi yol tabelası olan İslami Tasavvufi değerlerden ziyade, Politik değerler kaldı. Bugün karşılaşmakta olduğumuz yönetici prototipi elinde sadece politik değerler kalmış bu prototiptir ve gerek İslam-Tasavvuf ile olan ilişkileri, gerek kişisel tarihleri ve gerekse Modernizme sağladıkları imkanla dev kitapların konularıdırlar… Bugün İslam dünyasına karşı bütün bakışlarının politikleşmesi, İslam’ın ve onun ahlakiliğinin ne söylem ve ne eylemde kendine yer bulamaması, Amerikan ve Avrupa politikalarının İslam dünyasına karşı yürütücü mekanizması haline gelmişlik ve biz Müslüman Sosyal bilimcilerin zamanımızın büyük kısmını bu ilişkilerin niteliğini anlamaya çalışmaktan başka şey düşünmeye fırsat bulamayışımız… Bunların hepsinin kökünde bu siyasal tutku var.
-Peki ama Said-i Nursi politikayı reddederek nasıl bir başarı ummaktaydı?
Bakın başlangıçta konuştuk, hepimiz Modern eğitim almış bir yönümüz ile sekülerleşmiş insanlarız ve bütün dinamiği başarı üzerine kuruyoruz. Said-i Nursi için başarı iman hakikatlerini iletecek imkan bulmaktı ve bunu da buldu. Dünyevi bir krallıktan ziyade, ebedi yaşamda Tanrı huzurunda kurtulmuşluk dünyevi hiçbir başarı ile ölçülemez. Önemli olan insanları bürokratlara, başkanlara, bakanlara dönüştürmek değil, önemli olan insanı münafıklığın ve kafirliğin pençesinden kurtarmaktı. Onun için dünyevi değerlerden ziyade dinin yaklaşımları bir kurtuluş reçetesiydi. Mesela Tarihçeyi hayatında geçiyor, bunu güncel bir örnek olduğu için veriyorum. Bir öğrencisi buna, “hocam dinsiz bir Kürt dindar bir Türk’ten benim için daha eftaldir” deyince, “O öğrencimle iki hafta uğraşarak onu bu batıl fikrinden geri çevirdim” diyor. İslam açısından başarı bu tavrı ortaya koyabilmektir. Dinin bastırılmak istendiği yeryüzünden, dinin imkanları ile insanlara kılavuzluk etmektir.
Biz bir din toplumuyuz, bizler batı gibi bir felsefe, bir akıl toplumu değiliz. Bunlar bütün çelişkilerini felsefe, bilim ve akılla irdeler ve yok etmeye çalışır. Yok da edemezler, başlarına sürekli yeni belalar alırlar. Biz doğuluyuz, Allahtan mugayir kalamayız, biz diyor bir hayat kuracaksak bunu dinle kurarız. 1400 yıllık gelenekle kurarız. Çünkü gelenekçilerin özünde şu yatar, gelenekçiler geleneğin sürekli kendini geliştiren bir bünye gibi içindeki aykırı donelerden sürekli sıyrıldığına inanırlar. Gelenek kendini tazeler, yeniler, gelenek ilkeleriyle ve tözüyle kendini şu ana sürekli adapte eder ve bunu da asla kopmaması gereken Tanrısal ilkelerden kopmadan yapar. Aslında üstad ve gelenekçiler şunu çok iyi anlıyorlar, Batı toplumları akıl toplumları, bizim ise sadece akıl değil akıl ve vahiy medeniyetiyiz. Dolayısıyla Batının argümanları krizlerimizi derinleştirmekten başka işe yaramaz. Oysa siz genlerimize aykırı bir bütün kurumlarını getirdiniz buraya taşıdınız. Daha da kötüsü burada var olan geleneği de yok etmeye çalışıyorsunuz. İslam’a dair bütün tavırları, tepkileri, yapısallığı yok etmeye çalışıyorsunuz, valla biz buna müsaade etmeyeceğiz diyorlar.
Ama bunu yine, bakın usulün mükemmelliği şurada, bu tepkiyi de geleneksel usulle veriyor. Kardeşim bizim usulümüz tartışmadadır, münazaradır, istişaredir, konuşmadır, biz asla silaha sarılmayacağız. Döneminde Said-i Nursi kalkışma hareketlerine bile şahit olmuş birisi ve bunun tecrübelerini yaşıyor. Mesela Kastamonu hayatında öğrencilerine yazdığı bir mektub var. Mealen “usulümüzü değiştirip siyaset ve cebre kalkışılsak ne olur? Münafık, dinsizlerden belki ikisine zarar gelir, ama yedi sekiz masum bu arbedede canından olur, bu masumların hatırına usulümüzden ayrılmamalıyız mealinde bir mektup!
- Said-i Nursi neden Isparta, Afyon, Eskişehir ve Kastamonu gibi şehirlere sürüldü?
Bu şehirler Cumhuriyet hükümetinin ciddi kalkışmalar ummadığı ve bir şekilde Cumhuriyet Hükümetinin yaptırımlarına muhalif olmayan şehirler. Yunan işgalini yaşamış ve bu sebeple devletin ve Mustafa Kemal’in gözlerde büyük kurtarıcı olarak görüldüğü kentler.  Ayrıca mübadeleye maruz kalan kentler ve boşalan Rum nüfus yerine balkanlardan gelen ciddi bir Türk nüfus var. Ortodoks Sünni İslam’dan ziyade heteredoks İslami ağırlığın olduğu bir insan kitlesi ve Said-i Nursi gibi bir alimin toplumsal bir infiale gücünün yetmeyeceği mini coğrafyalar. Dolayısıyla üstad buralarda küçük bir talebe kitlesi oluşturabildi.
Şimdi Avrupalılarla ben bu konuyu konuştuğumda şöyle bir yanlış algı oluşuyor. Bunlar Said-i Nursi hareketi deyince şunu zannediyorlar, bir adam çıkmış, arkasına binlerce kişiyi takmış, belirgin bir aktivasyonla bütün alanları titrete titrete hareketlerini ortaya koymuşlar. Hayır, sokağın, taşranın silik, tarihselleşmeleri önemsiz basit vatandaşları ile Risale-i Nur bir kuruma dönüşüyor. İlk dönem öğrencilerine bakın, halkın içerisinden normal taşraları vatandaşlar. Aslında bu imkansızlık bir imkana dönüşüyor, Ankara sekülerleri farkına varmadan büyük bir hata yapıyorlar. İstemeyerek Risale-i Nur toplumsal bir harekete dönüşmesine zemin hazırlıyorlar. Eğer onu Ankara’da tutsalardı yanına kimse yanaşamayacaktı, kendisi de bunu Allah’ın bir rahmeti olarak görüyor zaten. Çünkü etrafında toplanan insan kitlesi, sekülerizmin, pozitivizmin bütün iticiliğini, bunların başlarına ilerde neler getireceğini gören, bunu sezen, hayatları gelenek ve din üzerine kurulu gariban Anadolu insanı. Bu insana pozitivist ve modern direktiflerle yeni bir dünya kuramazsınız. Otomatikman bu baskı insana farkında olmadan Said-i Nursi’ye insan kaynağı sağlıyorlar.
- Said-i Nursi’ye bir alim olarak, gerek kişiliği ve gerekse Geleneğe bakışı noktasındaki metodu ile benzeşen başkaları var mı sence?
Şöyle söyleyelim, Said-i Nursi ve eseri ve hareketi nevi şahsına münhasır özelliklere sahip başlı başına bir hareket. Lakin İslam geleneği, Said-i Nursi’nin beslendiği gelenek İslam geleneği ve eğer Modern zamanlarda bir karşılığını ararsak İmam Humeyni ve hareketini örnek gösterebiliriz. Üçüncü bir kişi, grup, eser ya da hareket var mıdır, muhakkak var lakin ikisi kadar insanlık açısından etkili asla olamadılar.
- İhvan hareketi’ni nasıl görüyorsun?
İhvan hareketi başlı başına bir konu lakin İslam geleneğinden beslenmiş bir hareket değildir, İhvan modern bir harekettir. Devam edecek olursak gerek Said-i Nursi, Gerek Humeyni söylemlerinde Mehdi’ye vurgu yapıyorlar ve onun inkılabına hizmet gayesini ifade ediyorlar. İkisi de gayrı politik tutumlar içerisindeler, dertleri kafir ve müşrik olarak gördükleri, dindışı gördükleri siyasal donelere karşı İslami, tanrısal bir tavır ortaya koymak. Biz dışarıdan baktığımız için bunları politik tavır olarak algılıyoruz ama bunlar politikten ziyade dini tavırlar. Her dini tavır aynı zamanda bir politik tavırdır diyen Siyaset felsefesi düşüncelerinin algıları yanlıştır diyemeyiz, ama bu tavırlar bir Müslüman için salt dini tavırlardır. Sonrasında politikaya dönüşmesi ayrı bir mevzu! Dert küfre karşı İslami tavır… İkisi de şiddet metodu kullanmayan, ikna metodu kullanan hareketler, ikisi de geleneğin şiarlarını gündeliklerinden tutun, ideolojilerine kadar dinle şekillendirmiş alimlerin merkezinde olduğu, Modern eğitim almamış, bu eğitimlere bir yönünden bulaşmamış adamlar. İki harekette toplum teveccühü kazanan ve sınırlar dışına taşan hareketler. İki hareket de Modern Batı’nın geleneğinden tamamıyla sıyırmak istedikleri iki ülkenin, iki totaliter rejimi karşısına alarak geleneği yeniden yeşertmiş hareketler. Batılıların tepeden tırnağa Modernleştirmek istedikleri toplumların içinden böyle hareketlerin çıkması bir nebze “Allah’ın Planı”nın bütün planlardan üstün olduğunun bir tecellisi. Yok etmek istedikleri dinamikler Risale-i Nur ile başlı başına bir İslami bir toplumsal harekete, İran devrimi ise başlı başına bir İslami siyasal harekete dönüştü.
- Peki ama İran devrimi Siyasal diyorsunuz, iki hareket burada çelişmiyor mu?
Bu İran ile Türkiye’deki yapıların farklılığından kaynaklanıyor. İran’da din adamları bir sınıftı, bir kitleydi, Türkiye’de ise böyle bir kitle yoktu. İran’da karşıya alınan bir Monarşiydi, Türkiye’de ise parlamenter bir devlet. İran’da devletin kutsanmadığı bir Şii gelenek vardı ve bu Mollaları Monarşiye tercihin başlıca sebebi oluyordu. Türkiye’de ise devletin kutsandığı -Sünni dememiz çok doğru olmaz ama Sünni-Türk diyerek bir sentezle daha az tartışılır bir söylem üretelim- bir birikim vardı ve insan yığınları Dini karşısına almış devleti de kutsallık barındıran bir fenomen olarak algılıyordu. Dolayısı ile Türkiye’deki hareketin bir halk hareketine, İran’daki hareketin ise bir politik harekete dönmesi normaldi.  Burada bir çelişkiden ziyade yapısal bir uyum var. Sonuçta gelenek farklı toplumlarda farklı sonuçlar doğurabiliyor, bu geleneğin gücünün bir göstergesi. Yani doğru kullanıldığında her türlü harcı karmaya muktedir bir beton makinesi gibi…
- Bahsi geçen bu hareketler İslam dünyasına Model olabilecek hareketler mi? Şahsen ben bu hareketlerin İslam dünyasına model olabileceğine inanmıyorum.
Bakın zaten hiç bir İslam alimi ve Said-i Nursi de benim modelim demez, zaten onlar ortaya bir model koymazlar. Sadece din karşıtlığına, dine meydan okuyan bütün din dışı saldırı ve yaptırımlara karşı nasıl bir tavır alacağınızı gösterirler. Zaten bu tavırların yüzyıllar sonucundaki birikimidir gelenek… Şimdi siz Humeyni’nin modelini Senegal’de uygulayabilir misiniz? Ama Humeyni’nin söylemiyle ya da Said-i Nursi’nin söylemiyle Senegal’de Modernizme karşı durabilirsiniz.
- Burada mesele söylemde düğümleniyor…
Bakın söyleminde şöyle bir farkı var. Söylem kurumsala dönüşebilecek mi ya da dünyada dönüşmüş mü?
- Kurumsallık bazen kendi hiyerarşisini ve yabancılaşmasını üreten bir olumsuzluğu da içerebiliyor ama.
Kurumsal olmadan bunu siz nasıl işler hale getireceksiniz? Kurumsal derken devletten bahsetmiyorum, Risale-i Nur ya da İran Devrimi bir kurum. Çünkü kurum işlerlik kazandıran bir mekanizmadır. Risale-i Nur bir kurum değil de bir eser olarak kalsaydı yine biz onu okuyacaktık, yine ondan istifade edecektik. Ama topluluk inşa edebilecek miydi, insan inşa edebilen ve bu inşayı akıtacak alanı düzenleyebilecek miydi? Bir iletişim ve bu iletişimin dilini üretebilecek miydi? Tarihe akabilecek miydi, tartışılacak mıydı?
– Gelenek gelenek diyoruz. Ben de modernizme sonuna kadar eleştirel kalmamız gerektiğini düşünüyorum. Ona karşı elbette bir şey savunmamız ve geliştirmemiz gerektiğine inanıyorum. Bu durumda elimizdeki dayanak ne? Elbette ki gelenek. Ama bir yandan da modernist tarihin kavramları bunlar; modernite de gelenek de. Gelenek lafına bugün verdiğimiz anlamı modernite veriyor aslında. Ondan öncesinde bizim bugün kastettiğimiz gibi kullanılan bir kavram değil. Asr-ı Saadet’i işaret eden bir şey. Bu gelenek denen kocaman şey, homojen değil ve bir sürü beter ve uydurma şey de var içinde. Bunları nasıl ayırıyorsun? 
Her devlet makro kurumdur ve eline geçen her ideolojiyi manipüle eder. Bu bir nevi devlet olmanın doğası, doktrinel bir sonuç. Merkeze kurulmuş aristokratik bir sınıfın, sultasını, hazinesini, ideolojisini korumak zorunda olduğu devasa bir yapıdan bahsediyoruz. Bu tip bir kurum varlığını elbette elindeki ideolojik doneleri hakikat dışı, maslahat mefhumu üzerinden algılayıp algılatacaktır. Emeviler ve Abbasiler, sonrasında bütün devletler bu manipülasyona, çarpıtmaya, maslahat merkezliliğe katkıda bulundular. Geleneğin nasıl bir birikimi oluştuysa, Anti-Geleneğin de bir birikimi oluştu ve çoğu zaman bu Anti-Gelenek, Geleneğin bizatihi kendisi olarak algılanıp yaşatılıyor. Bizim gelenekten kastettiğimiz şey her türlü makro kurumun manipülasyon ve yönlendirme, şekillendirme çabasına rağmen İslam’ın Kitap, Peygamber, Ehli Beyt ve Hikmet muvazenesindeki bütün hakikatini elinden geldiğince korumuş, yaşatmış, insana ulaşabilir hale getirmiş hizmetten ve onun altyapısındaki birikimden bahsediyoruz. Unutmayalım ki bu dinin yürütücü mekanizması olan kişilerin birçoğu devlet totalitarizmine rağmen İslami söylemi, eylemi ve eserini ayakta tutmuştur. Bu İslam geleneğini Modernite ve Anti-Geleneğe karşı harika, muhteşem, muktedir ve işler hale getiren temel öğelerdendir. Bizim bugün tasavvuf, tekke, zaviye, vakıf dediğimiz kültürün, ahilik dediğimiz kültürün devletin manipülasyonlarına karşı bir şekilde ayakta durmasının sebebi, İslam’ın dikeyde ve yatayda kendisini nasıl farklı düzlem ve katmanlar arasında var edebileceğinin bir kanıtı. Elbette ki devlet mekanizması ile arasına mesafe koymuş bir çok insan, bir çok Alim ve Sufi, dinin emrettiği aksiyonerliği bizatihi dini bir tepki olarak ortaya koymuş, bu şekilde dini işler kılmışlardı. Bizler geleneği işler kılalım derken bu yüzden Tasavvufu yeniden konuşuyoruz, Alimleri ve eserlerini, zaviyeleri, vakıfları, ahileri vesaire konuşuyoruz. Emevi kültürünü yaşatalım, Selçuklu, Osmanlı kültürünü yaşatalım demiyoruz, çünkü onlar otantik birer kültür olarak kaldılar ama gelenek kendisini bir şekilde var kıldı. Said-i Nursi’nin yaptığı da devlet mekanizmasına rağmen, hatta onunla iletişim kurmayarak geleneği rücu ettirebilmesiydi. Bizleri Sağcılıktan, Muhafazakârlıktan ayıran bu, onların Anti-Geleneğine karşı biz Geleneği, İslam ve onun kurumsalını yaşatabilen geleneği savunuyoruz. Onlar kitaplarında söylemlerinde sürekli Hükümdarlara, Hanedana, Devlete vurgu yaparlar. Devletten bağımsız bir kurumsalın nasıl olabileceğini algılayamazlar ve onlar için dine hizmet eden de Alimden ziyade hükümdardır. Oysa bizim “şanlı” saydığımız insanların çoğu Hükümdara karşı kendini var kılmış kişi ve kurumlar. Dolayısı ile biz Sağcı bir tutumla geleneğin meşruiyet alanını “Siyasal alana” endeksleyemeyiz.
- Eyvallah, teşekkür ederiz.
- Dinlediğiniz için ben teşekkür ederim…
ozkansahin97@gmail.com
@sokakfilozofu

Wednesday, September 25, 2013

ÇARE










ÇARE


Çay içemiyorum artık, yasak! Başıboş masaların hepsine düşmanım artık Defterlerim kayıp Tarihin bütün kanlarındaki nemi kaptım Her yer alev alev deniz be en güzelim, Her ada bir kıyametin dikenli noktacığı Nuh oldum, Ve hep dışlandım Timsahların tütünkolik olduğu bu bordo köyde Sana Çaresizliklerimden bir gemi yaptım...
Bu dalgalar Lanetidir sinsi sessizliklerin Kimbilir hangi Mezardan aşırık bu kemikten direkler Seyir defterleri karman çorman yıldıznameler Bilirsin sen Her aydınlık ilk adımı mavi fırtınaların Yılmadım, yüreğime taaruzdayken elmas kıymıklar Gemimin yelkenine elif elif adını yazdım...
Benliğim Alt tarafı aksak ayak bir yetim Bu enginlerin hışmına nasıl dayansın gemim Heybemde sadeliğim ve de bir avuç buğday Gayyalara bir sefer intihar sayılsa da Ben bütün benliğimi senin çarene sattım

BEDEN




Kimi insanlar 
Ki
Sözleri bakışları kavrayışları
Onlar adeta ışıktan bir dev
Kimi insanlar 
Ki 
Kıl ten ve kirli soluklar
Ve onlar ve onlar
Ve sadece bedenler…


Saturday, July 27, 2013

YURTDIŞINDA ÖDÜL ALAN TÜRK SANATÇILAR ÜZERİNE YAPILAN SÖYLEŞİ

YURTDIŞINDA ÖDÜL ALAN TÜRK SANATÇILAR ÜZERİNE YAPILAN SÖYLEŞİ



Hüseyin Arslan'ın Özkan Şahin ile söyleşisi



-Çeşitli sanatçılarınız Batılı ülkelerde çok ciddi ödüller aldılar ve bu yazarların ve ödüllerin sayılarının artacağı da bir malum. Peki bu sanatçıları ve eserlerini Batı gözünde seçkin kılan nedir?

-         Öncelikle şunu söyleyeyim bu sanatçılar hakkında Türkiye’de yapılan olumsuz eleştirilerin birçoğu Türkiye’de eleştirmenliğin nasıl çetrefilli bir basmakalıpçılık ve nasıl garip bir sanatsal duvar olduğunu gösteriyor. Siyonistlerin Filistin sınırına ördürdükleri duvardan bile daha yüksek ve kalın bir duvar. Eleştirmen dediğimiz bu adamlara şiirlerimizi, öykülerimizi, belgesellerimizi, kısa filmlerimizi gönderiyor, birçoğu yayıncılık bünyesinde çalışan bu insanların insafında eserlerimizi insanlara ulaştırmaya çalışıyoruz. Türkiye’de nitelikli sanatçının maalesef nasıl bir bela ile karşı karşıya olduğunu bilelim, bu bir kadersizlik. Orhan Pamuk, Elif Şafak veya Nuri Bilge gibi adamların bu eleştirmenlere cevap vermeye tenezzül etmemeleri belki de giriştikleri tek asil tavır. Konuşmamıza neden böyle başladık bilmiyorum ama her şeyden önce Türk eleştirmeni adam olmalı, değerlendirmesine politikasını, dini kavrayışlarını, felsefesini, idealini elbette katacaktır, görüş zaten bunların etrafında ruh bulur ama duygusunu katmamalı, bir esere yaklaşmak Nevizade’de şarap şişelerine yaklaşmaya benzemez veya ne bileyim bir eser bir heves değildir. Yazarların, yönetmenlerin eleştirmenlerden fersah fersah daha çalışkan ve duygusuz olduklarını görüyoruz. Sanatçılar eleştirmenlerden çekinmesi gerekirken, eleştirmenler hangi eksikliğimizi yazar ve esere çatarak tatmin edebiliriz havasındalar. Bunu neden böylesi yarı hınçlı bir tavırla söylüyorum siz sormadan açıklayayım. Yurt dışında ödül alan yazar ve eserlerin o kadar çok konuşulacak şeyi var ki? Eserlerinin tarihsel niteliği, toplumla ilişkileri, sunumları, kişilikleri, dilleri, Batı ile hangi ilişkimizi koordine ettikleri, bu çıkarsınımlardan varacağımız nokta ise ülke ve toplumun tarihsel hali ve dahası… Birisi bir roman yazıyor, romandan çok yazarın etnik kökeni konuşuyor, birisi bir film çekiyor, filmden çok o filmden yapımcıların kaç para kazanılacağı tartışılıyor. Bunu bizim gibiler değil, kelli felli adamlar yapıyor, koca koca köşeler kapmış, tuğlamsı kitaplar yazmış adamlar. Sizin sorduğunuz şu soruyu herhangi birine iletebilecek bir eleştirmene rastladınız mı? Her zaman diyorum, bizim geleneğimizde aslında kişi ve konu her zaman ikinci plandadır, birincil olan usuldür, konuya yaklaşım konudan bile daha önemlidir lakin bizler maymunların hayvanat bahçesi yönettiği bir heyulanın çocuklarıyız, fazla yakınmamamız gerek. Biz konumuza dönelim. Soru neydi, özür dilerim.

-         Peki bu sanatçıları ve eserlerini Batı gözünde seçkin kılan nedir?

-         Şöyle bir anımı anlatarak başlayayım! Tahran’dayım, bir gece bir kafede oturuyorum, yaşıtım birkaç tane insanla tanıştım, kalabalık bir grup. Dakikalarca sohbet ettik, konuştuk, yedik içtik, sonunda içlerinden birisi bana dedi ki, bir film çektik, yaklaşık bir ay sonra vizyonlara girecek ve çok umutluyuz, izlemek ister misin? Elbette dedim, Filmi bir USB diskin içine kopyalayıp bana verdi. Gece ayrıldık, otele gittiğimde filmi izlemeye başladım. Muhteşem bir konu, her dakikası sorgu, Dostoyevski romanı gibi, sürükleyici, akıcı. Lakin filmde bir yanlışlık vardı, o da filmdeki kimse İranlıya benzemiyordu. Tipleri, konuşmaları, kaygıları, telaşları… İranlıları ben çok iyi tanıyorum, Tahran’ı da… İranlılar esmer, geniş, geveze, gelenekçi, yüzlerinde garip bir huşu bulunan insanlardır. Tahran’sa kapalı, renkli, her köşesinde devrime dair bir done bulabileceğiniz ve nüfusun büyük çoğunluğunun bahsettiğim insanlardan oluştuğu resmen bir ülkedir. En başta filmdeki kimse İranlıya benzemiyordu, şehir Tahran’a benzemiyordu, kaygılar da İranlı kaygılarına. A Seperation’dan bahsediyorum. Filme adını veren sebep çiftin İran’dan ayrılma konusunda yaşadıkları polemikti ve bu yüzden bir ayrılık doğuyordu. İranlıların aile yapısı bize çok benzer tek bir sebepten dolayı bir karı koca ayrılmaz, ayrılamaz. Film böyle bir Batı yücelişi ile başlıyor, İran’la hiçbir alakası olmayan bir film. Bu film gitti Oscar aldı. Asla bizim eleştirmenlerin dediği gibi “yok efendim bu film İran’ı kötülüyor, bu yüzden gitti ödül aldı” diyemem. Öyle olsa kötüleme konusunda bir adaylık dalı olsa bütün ödülleri alacak olan filmler var. Lakin şunu diyelim, bu filmi çeken objektif İranlı bir objektif değil, bir Batılının objektifi, bir Modernleşmişin objektifi. Mesela film ben gibi bir doğulunun yabancı olduğu bir İran ailesini yazmış, filmdeki Tahran ben gibi bir doğulunun tamamıyla yabancı olduğu bir Tahran. Ben o tavırları çok az İranlı’da gördüm. Yani o film batılıların gözünde Doğu içinde bir yerde Modern bir formu sunduğu, İran gibi bir ülkede Modernizme imkan tanıdığı için mükemmel. Tek sebep bu değil, ama ana sebep bu.

-         Yani Nuri Bilge’nin, Orhan Pamuk’un ya da Elif Şafak’ın eserlerinin ilgi görmesinin sebebi de mi aynı?





-         Öncelikle şunu söyleyelim, bu kişilerin hiç biri tembel, beceriksiz, kötü iş çıkaran insanlar değiller. Hepsinin eserleri çok nitelikli ve bir şekilde geleceğe akacaklar ama bizim derdimiz onların eserlerinin sözlerinden ziyade söylemlerinden, özlerinden bahsetmek. Bu insanlar Avrupalılar gözünde neden gözde! Modernliğe nasıl bir imkan sağlıyorlar? Benim kendi listemde ilk onun üst sıralarında Orhan Pamuk’un Sessiz Ev adlı romanı vardır. Aslında romanları arasında en az tartışılan, popüleritesi az olan bir romandır lakin en çok tartışılması gereken romanıdır. Çünkü roman Selahaddin Darvınoğlu gibi bir karakteri barındırıyor. Osmanlı bakiyesi pozitivist bir aydını ki bu adam Orhan Pamuk için Modern Osmanlı aydınının bir prototipi. Aynı tarihteki örnekleri gibi öylesine cahil, öylesine duygusal, heyecanlı, ahmak ve çalışkan ki elini attığı her şeyi mahvediyor. Hiçbir dirayeti olmayan bir zavallı! Yeni bir toplum, yeni bir ahlak oluşturmak için didinen lakin hakikat ile hiçbir somut bağı olmadığı için ahmaklıkların ve ahlaksızlıkların en bayağılarını gerçekleştiren bir maymun. Darvınoğlu’nun eşi rolündeki ihtiyar kadın ise umutsuz ve bütün yaşamını istemeden bu karakterin tarihine endekslemiş zavallı bir kadın. Aslında Darvınoğulları cinslerinin mahvettiği çaresiz ama omurgalı halkı temsil ediyor bu kadın. Tüm ömrü başına bir evlilik bağı ile bela olmuş bu adamın pisliklerini temizlemek, onun bayağılıklarına katlanmakla geçiyor. Yaşamındaki bütün acı kavşaklarının başrol oyuncusu Darvınoğlu. Torunlar ve torunlardan birisini öldürecek ülkücü delikanlı ise, Darvınoğlu ve onun eşi arasındaki çarpık ilişkinin sonucu olan gençler. Yani halkın Modernizmle kaynaşmış görüngüleri. Bu romanı okuduğumda öylesine heyecanlanmıştım ki etrafımda defalarca bu romanı tartıştım, arkadaşlarıma okuttum, romanın misyoneri kesildim adeta. Bu nasıl bir tarih tasarımıydı ve bu adam koskoca bir tarihi nasıl bu şekilde özetlemişti? O eser Orhan Pamuk’un yerli diyebileceğimiz bir objektifle kendi tarihine baktığı son eseri diyebiliriz, sonrasında usulünü “Kara Kitap” ile geliştirdi. Tam Batının görmek istediği bir anlatım formuna erişti, olgunlaştı, en ciddi tartışma ve eserlerini de bundan sonra edindi zaten. Aynı usul Elif Şafak’ta da Mahrem romanına kadar görünür. İki yazarında bundan sonra yazdığı her metinde ciddi bir Modernizme imkan yaratma çabası görürüz. Ne konular, ne kişiler, ne anlatım, ne söylem, ne ideoloji artık bir yerli dimağın ötesine taşmıştır. Bu anlattığım dönemeçlerden sonra yazarlarımız Türk yazarından ziyade Modern birer yazar haline gelmişlerdir. Mesela “Kar” romanını ele alalım ki en önemli romanıdır Pamuk’un. Neden en önemlidir, ben bu roman ile Nobel’i aldığına inanıyorum. Siz öyle bir Kars tahayyül edebiliyor musunuz? Kars’a gidelim ve notlarımızı alalım, Pamuk’un anlattığı gibi bir Kars’ı anlatmıyor olacağız. Sizce Kars’ta yaşayanlar Pamuk’un romanda diyaloga girdikleri insanlar gibi midirler? Böyle bir Kars ve Karslılık yok. Bu roman Modernizmin Türkiye tipi ülkelerdeki imkanlarının sadece büyük şehirlerde değil, Türkiye’nin taşralarında da işler zeminlerinin olduğunu göstermiştir. Ve romanın konusu İslamcılık! Bu romanla Pamuk İslamcılığın şifrelerini çözmüş ve İslamcı bilinçaltının tüm verilerini öylesine ustaca çözümlemiştir ki? Türkiye’deki tüm İslamcıları bir araya getirin bu anlatının başarısının yüzde beşine ulaşamazlar.

-         Peki ya Elif Şafak?

-         Elif Şafak, Orhan Pamuk’un yaptığını biraz daha acemice yapıyor. En çok satan romanı Aşk’ı ele alalım? Tamamıyla Batılıların havsalasına hitap eden bir Sufizm, bir Mevlana ve Tasavvuf hikâyesi! En garip olanı Elif Şafak’ın romanda tasvire yeltendiği aşk ile Sufilerin algıladığı aşkın başkalığı! Siz romandaki Mevlana ya da Şemsin gerçekten yaşamış olabileceğine inanıyor musunuz? Aşk romanı Türkiye’ye ait bazı ana doneleri Modernizme adapte etme görevi üstlendi. Tasavvuf hakkında yazılan romanlara bakın? Romanların kahramanları hep batılı ve Egzotik bir merakla bir mistisizm arayışına giriyorlar. İslam irfanının kurumlarına mistik birer ayrıntı muamelesi yapıyorlar, Aşkı abideleştiren adamlar batılı mistik meraklara çerez oluyor. Moğol ordusunun yapamadıklarını Modernizme imkan tanıyan bu insanlar yapıyorlar.

-         Ama Batılılarında benzer romanları, çalışmaları var?

-         Anlamamız gereken şu, onlar Batılı oldukları için böyle çalışmalar yapacaklar, başka tip çalışmalar zaten yapamazlar. Garip olan İstanbullu, Konyalı, Ankaralı, Çanakkaleli insanların böylesi usuller böyle bir çalışmaya girişmesi. Tüm çabaları Avrupa ve Amerika’daki Modern yayıncılar, eleştirmenler, gazeteciler benim romanımı, filmimi muhatap aldığında bana ne gibi bir aferin çekecek. Bu insanlar Modernizm’in kompradoru ve tüm zekalarını, emeklerini, çabalarını bu kompradorluk için harcıyorlar. Düşünün, o Modernlerle kaynaşma çabasında olan Türkiyeli elitler İslam’ın tek ordusu olan Yeniçeri ocağını ve o peşinde koştukları aşkın! ocağı olan Bektaşi tekkesini, tüm Melamileri yok ettiler. Modernizm’in kazığını yiyen ilk insanlar bunlardı ve bu kazığı nasıl bir fecaatle yediler hepimiz biliyoruz. Modernizm siyasal bazda tamamen kanıksandığında ilk işlerinden biri o aşkın ocakları olan tekkeleri, dergahları kapatmak oldu. Birçok sufi, ilk modernleşme hamlelerinden itibaren feci şekilde yok edildi. Bakmayın bu konuda Japonlar ve biz dünyanın en karanlık tecrübesine sahibiz. Biz İslam gibi korunaklı bir mağaraya sığındığımızdan direnebiliyoruz, onların öyle bir mağarası olmadı. Modernizm öyle bir beladır ki sizi ya imha eder, ya da bir alay konusu… Size ancak kendi meşru ölçülerinde kendinizi tanımladığınıza varlık ve ifade imkanı verir. Orhan Pamuk ve Elif Şafak gibi edebiyatçıların açmazı romantizmleri olacak. Özellikle Orhan Pamuk’u nostalji tutkusu kötü derecede sarsacak. Elif Şafak ise şahsi çelişkilerini gereğinden fazla edebiyat malzemesi yapma konusundaki direngenliği karizmasını eninde sonunda sarsacaktır. Çok farklı bir eser yazması gerekiyor. Dışarıda tanınan Türkler açısından en şanslısı Nuri Bilge Ceylan.

-         Neden?



-         Nuri Bilge Ceylan’da Uzak filmine kadar eserlerinde yerli görüngülere rastlayabileceğimiz bir sanatçıydı. Uzak Filmi ile İstanbul gibi bir alanda tamamen depresif, çatışmacı, çarpık bir postmodern ilişkiler yumağını Batılılara sundu. Filmdeki İstanbul’a bakın, tanımakta zorlanırız; Paris’in, Londra’nın o renksiz ve kimsesiz içedönükçülüğünü kopyalamıştır sanki yönetmen Uzak filminde. Oysa İstanbul doğulu ve her daim şen şakrak ve karakterleri batılılardan çok çok daha farklı olan bir heyuladır. Ben İstanbul’a kapalı renkli gökkuşağı derim çünkü her zaman geleneğe meydan, ifade tanıyan bir imkan sunar ve ne kadar uğraşsanız da tamamıyla modernleştiremezsiniz. Filmlerdeki ilişkiler, sokaktaki evdeki ilişkilerimize benzemez. İklimler filminde gelenekten zerre iz bulamayız çünkü karakterler de tamamıyla Türkiye’nin modernleşmiş sınıfı, akademisyen ve sanatçılardır. Nuri Bilge bu filmde kendi çevresel krizini Batılılara sunar ve sunumda çokta başarılı olur. Üç maymun filmi tam bir kepazeliktir, bir ihanettir. Bu filmde Nuri Bilge Postmodern çatışmanın ve doğurduğu insansı çarpıklığın Türk avamını –ki avamın gelenekle bir bağı mutlaka vardır- tamamıyla kapsadığını, Türk avamının Modernizmle ilişkisinde koordinasyon kurmakta artık sıkıntı çekmediğini tüm insanlığa gösterir. Bir zamanlar Anadolu filmi de Orhan Pamuk’un Kar romanının muadilidir ve bu film Kırıkkale’deki bozkır insanlarının bile artık postmodernizmi emebilecek bir olgunluğa eriştiğini gösterir. Mesela yıllar önce Almanya’da yaşayan Türk yönetmen Fatih Akın’ın meşhur filmi “Duvara Karşı” Avrupa’da Altın Ayı olmak üzere birçok ödülü alınca çok heyecanlandım. Filmi büyük bir iştahla izledim ki üniversiteyi yeni bitirdiğim, modernite ve imkanları üzerine okumalar yaptığım bir döneme denk geliyor. Bizim için Almaya’da, Avrupa’da, yaşayan Türkler üzerlerinde çok fazla ciddi araştırma ve edebiyat eserleri ile durulmasa da çok önemli bir konudur çünkü Türkiye’de yaşayan hemen hemen herkesin bazı yakın akrabaları bu Türklerdir. Bu Türkler açısından en büyük sorun Avrupalılaşma, bu Türklerin üzerine incelemeler yapan, onların sosyal hareketlerini gözlemleyen Avrupalı bilim adamları ve politikacılar için de en büyük sorun bu Türklerin entegrasyonudur. Avrupalı bir Türk’ün Anadolu geleneği ile mutlaka bir bağı vardır, Avrupalılaşmaya karşı bütün imkanlara set çekmiş bir aile yapısı, gelenekten uzaklaşmanın oluşturacağı çarpıklıkların farkında olan çaresiz işçiler ve entegre olun diye başlarının etini yiyen politikacılar ve medya mensupları. Fatih Akın bu cendere içerisindeki insanların ahvalini basit bir pornocu Türk kızını başrole koyarak ve istisna bile olması zor bir kurgu üzerinden usta bir yönetmenlikle Avrupa’ya sundu. Avrupa’nın hayalindeki Avrupalılaşmış Türk insanı, Avrupa için ideal Türk insanı prototipini ustaca anlattı. Ayrıca gelenekçi işçilerin çocuklarının Avrupa modernliği için nasıl zeminler haline geldiğini muhteşem bir sanatsal dille tüm dünyaya gösterdi. Almadık ödül bırakmadı, dünyanın sayılı yönetmenleri arasına girdi. Türkiye’deki medya ise bir Türk! Yönetmenin Avrupalılarca! Nasıl teveccühle anıldığını, ödüllere boğulduğunu öve öve bitiremediler? Film sanatsal değeri çok yüksek olduğu için değil, Modernliğin nasıl bir zeminde tecessüm edebileceğini gösterdiği için muhteşemdi! Değindiğimiz gibi, başrol oyuncusunun seçimi de ayrı bir enstantaneydi. Hani başta eleştirmenlere değindim ya, bize bu filmleri öve öve bitiremeyen ya da filmlerin ardındaki sosyal bilimsel hakikati okuyamayan tipler, zaten Modernizmin mekteplerinde, geleneğe dair hiçbir formu, algıyı, hakikati bilmeden yaşamış tipler. Neye hizmet ettiklerini, neye sahip çıkıp çıkmayacaklarına karar verememiş tipler. Ha bilenleri var mı, istikametleri sabit onlarcası var. Onlar zaten amiyane tabirle şeytanın arka ayağı. Batılı ödül dağıtıcılardan kat kat daha hain tipler.

-         Yani bu insanlar bu eserleri kötü niyetlerle mi hazırlıyorlar?




-         Hayır, ne demek, bir kötü niyete sahip değiller ama kanıksadıkları gerçeği roman ve film şeklinde açığa vuruyorlar. Bu insanların, yani Türk elitinin nasıl bir dünya ve insan tasavvurunu öğrenmemiz için bu eserler en iyi kaynaklar. Batı ve çelişkisi ile olan ilişkimizin aynaları. Batı 11 Eylül’den sonra Türklerden modernliğe imkan yaratmalarını istemedi, daha doğrusu, Batı Türklerden hiçbir zaman Modernlik üretmesini istemedi ama ürettiği Modernliğe Ortadoğu’da hazırlanacak zeminlerin, imkanların Türkler tarafından üretilmesini istedi.

-         Fakat halk bu sanatçı ve eserlerine çok büyük bir ilgi gösteriyor.

-         Bakın bu bir kandırmaca! Halkın bu sanatçılara ilgi göstermesinin sebebi avamlıklarını bastırmak, sanki girift bir kurgu ve güçlü bir dile sahip bu eserlerden anlıyormuş görünerek kendilerini sınıfsal olarak başka bir konumda hissetmek. Bu tip eserlerden anlayan insan sınıfı bellidir. Sonuçta bu kişiler dünyanın en büyük dağıtımcıları ve yayıncıları ile çalışıyorlar ve eserlerinin ticari değeri çok yüksek. Şüphesiz halk kitlelerinin karşılaşmaktan haz aldığı unsurların da olduğu eserler ama unutulmasın ki sanatçılar bu tip eserleri en başta batılı eleştirmenlerin beğenisi için yazar. Hem bakın biz bu eserler kalitesiz ya da ilgi çekmeyecek eserler demedik, bizim derdimiz bu eserlerin tasvirlerindeki ayrıntılara bakmak, şeytan yakalamaya çalışıyoruz.


-         Bir İran filminden bahsettik en başta, mesela Cafer Pehani ve Abbas Kiyarüstemi örnekleri var. Bunlar da bahsettiğiniz örneklerin türevleri midir?

-         Hayır, bu kişiler İran toplumundaki çarpıklıkları ve köşeye sıkışmış insanların öykülerini anlatıyorlar. Bizdeki Zeki Demirkubuz veya Yılmaz Güney örneğindeki gibi. Dert yerli, dil, söylem, kahramanlar, çarpıklık, çözümsüzlük veya çözüm yerli. Onların eserleri ile az önce bahsini ettiğimiz kişilerin eserleri ve usulleri çok farklı. Her aykırılık Modernizme imkan sağlama çabası olarak algılanmamalıdır.

-         Peki son olarak, çözüm olarak ne öneriyorsunuz?

-         Şimdi karşımızdaki bir sorun, Türkiye’de dediğim gibi tartışılmayan, tartışılamayan bir sorun ve önümüzde popülerlik gibi bir bela ile çıkan bir sorun. “Sanatçıların Modernizme İmkan yaratma sorunu?” Bu Türkiye’deki akıl mevzuna dair en büyük sorunlardan biri ki belki de politik-tarihi sorunlar yumağımızdaki karşılığı ve etkisi Kürt sorunu kadar büyük bir sorun. Ve somut bir sorun değil, soyut bir sorun, bir düşünce ve anlam bunalımı sorunu. Dolayısıyla yapmamız gereken tek şey Modernizme tanınan bu imkan ve eserleri eleştirmek, Modernizme imkan tanımayan yeni eserler oluşturmak. Bu eserlere kutsal kitap muamelesi yapan insan yığınlarına bir farkındalık oluşturmak, ne ile karşı karşıya olduklarını anımsatmak.

-         Peki bu o kadar kolay mı?

-         Bu bambaşka bir konuşmanın konusu lakin söylemem gereken tek şey, nicelikle ilgilenecek durumda değiliz, etrafımızda bir yangın var ve bu yangından kaçırmak zorunda olduğumuzu kaçırmak zorundayız. Bizim yegane görevimiz farkındalık oluşturmak. Ne kadar başarılır onu Allah bilir!

-         Teşekkür ediyorum.

-         Ben teşekkür ederim.



Friday, April 19, 2013

POLİTİK ZİNA


Türkiye'de Tasavvuf politika ile ilişkisini somutlaştırdıkça bünyesindeki insan tipi Tasavvufun evirdiği değil, politikanın evirdiği insan tipine dönüştü. Modern çağda Politika -affa sığınarak söylüyorum- Müslüman'ın devlet ile girişeceği bir nevi doktrinel zinaydı ve gerçekten İslami dengelerini korumak zorunda kalan bir Müslüman'ın politikaya yanaşmaması gerekiyordu. Politikaya bir şekilde yanaşmış her hareket bir süre sonra Modernizme reel bir arena sağladı, Modernitenin katalizatörü oldu ve bir zaman sonra elinde ahlakın bir nevi yol tabelası olan İslami Tasavvufi değerlerden ziyade, Politik değerler kaldı. Bugün karşılaşmakta olduğumuz yönetici prototipi elinde sadece politik değerler kalmış bu prototiptir ve gerek İslam-Tasavvuf ile olan ilişkileri, gerek kişisel tarihleri ve gerekse Modernizme sağladıkları imkanla dev kitapların konularıdırlar... Bugün İslam dünyasına karşı bütün bakışlarının politikleşmesi, İslamın ve onun ahlakiliğinin ne söylem ve ne eylemde kendine yer bulamaması, Amerikan ve Avrupa politikalarının İslam dünyasına karşı yürütücü mekanizması haline gelmişlik ve biz Müslüman Sosyal bilimcilerin zamanımızın büyük kısmını bu ilişkilerin niteliğini anlamaya çalışmaktan başka şey düşünmeye fırsat bulamayışımız maalesef Müslüman'ın politika olan çarpık ilişkisinden kaynaklanmaktadır. Biz Müslümanlar Haşr gününde başımıza işlediğimiz bütün günahlardan daha çok bela açacak Bu Politika Zinasına karşı elimizden geldiğince Vurdumduymaz, Yobaz, Mürteci ve kaçışkan olmalıyız. Çünkü bir değerler dini olan İslam, Bir değersizlik üretme ve değersizleştirme mekanizması olan Politikadan olabildiğince kaçınmalıyız. Üstadımızın belirttiği gibi Şeytandan ve Siyasetten Allah'a sığınırız...

Friday, March 29, 2013

ASKERİN TÜRKÜSÜ






Sana kendi kanımdan kuşlar yapacağım
sana sevdiceğime
Kanımı barut dumanlarına desenler edeceğime
kuşlarımı hülyalarına uçuracağım


Sana feryadımdan rüzgarlar salacağım
Sana kelebeğime
bir şarapnel parçası fırlarken göbeğime
her sabah umudunda ben olacağım

Sana kendi etimden balıklar tutacağım
sana yarime
öpecekler kaygılarını benim yerime
Mezarımda seni böyle avutacağım


Thursday, February 14, 2013

TÜRKİYE'DE SOL VE İSLAM İLİŞKİSİ ÜZERİNE BİR SÖYLEŞİ




@sokakfilozofu
http://www.tasfiyedergisi.com/direnen-edebiyat/?p=4240

Hint asıllı Müslüman araştırmacı Mustafa Abu Sharik, Türkiye ve İslamcılık uzmanı… Boston Üniversitesindeki görevinin ardından Mumbai de bağımsız gazeteci olarak görevine devam ediyor.
Sharik’in, tarihçi ve araştırmacı yazar Özkan Şahin’le Türkiye’de sol ve İslam ilişkisi üzerine yaptığı söyleşiyi ilginize sunuyoruz:

-Türkiye’de sol ile İslam arasında bir problem mi var? Sol ve İslam birbirlerine benzer ortak söylem ve arayışlara sahipken, bu ayrılık, daha doğrusu bu karşıtlığın sebebi nedir?

-Bu tip meselelerde konuşmanın zorluğu konuştuğumuz kavramların herhangi kavramlar olmayışından kaynaklanıyor. Biz bunun farkında olarak çeşitli cevaplar verebiliriz ama önce şunu açıklayalım. İslam bir din, Sol ise genelde Marksizm merkezli ideolojileri bir araya toplamış bir ideolojik yelpaze ve gerek sol’un gerekse İslam’ın çeşitli varyasyonları var. Elbette gerek İslam ve gerekse sol benzer gayelere sahipler. İkisi de özünde ezilen yığınların, sadece ezilmekle kalmayan, bilincini, tarihini, estetiğini, kaynaklarını kendileri aleyhine kullanan ezenlerin, şeytanların tahakkümünden kurtulmak için hareket ediyor. İkisi de insana azgınlığı değil terbiyeyi salık veriyor ve yeryüzünde insan unsuruna karşı girişilmiş her türlü bozgunculuğu alçaklık, günah sayıyorlar. Ekoloji meselesinde, toplum ve yeryüzü kaynaklarının kullanımları konusunda, sanata yaklaşımda birbirlerine çok yakın, hatta aynı söylemlere sahipler. Bu kadar benzerliğe rağmen neden aralarında ciddi bir uyuşmazlık var sorusu bu yüzden önemli bir soru. Dediğim gibi İslam bir din, gayesi felsefeden ekonomiye, sanattan siyasete, kısaca hayata hükmetmek; müminlerine alternatif dahi düşündürmeyecek ölçüde kâmil bir hayat tarzı oluşturmak. Allah, doğa, insan, para, politika… İslam’ın varlık sebebi insan ile saydıklarım arasındaki iletişimi sağlamak ve insanı Allah’ın hoşnutluğunu kazanmış bir birey, bir kul haline getirmek. Bu kulluğun merkezinde de Allah’ın sözünden çıkmamak temel esas. En büyük ayrım burada başlıyor. Sol seküler bir yelpaze olarak din ve Allah’ı yaşam alanına sokmak istemiyor, insan ve onun özünün dünyayı, doğayı ve daha önemlisi gelecek nesilleri şekillendirebilecek yetkinlikte görüyor. Solun bu negatif münasebeti sadece İslam’la değil, solun dinle zoraki ilişkisi bu. Hıristiyanlık ve Budizm ile olan ilişkisi de böyle, lakin tabii ki Sol’un iletişim kuracağı dininin de solla ilişkisi açısından önemi büyük. Mesela sol İslam ve Musevilik ile kuramayacağı birçok ilişkiyi Budizm ya da Hıristiyanlık ile kurabilir. Avrupa’da –Özellikle Protestan Kuzey Avrupa’da- dindar solcuların olmasının ve hatta bunların sayısının azımsanmayacak olmasının sebebi budur.

-Peki neden? Hıristiyanlıkla kurulabilen iletişim ve dirsek teması Yahudi ve Müslümanlarla kurulamıyor?
 
- Bunun makro sebepleri olsa da asıl sebebi bu dinlerin birer Şeriat sahibi olması. İki dinin de insan ve yaşamına bütün noktalarda müdahale eden bir yapısı var. Nasıl yürümeniz gerektiğinden, neler yememeniz gerektiğine, nasıl harcama yapmanız gerektiğinden, kimlerle arkadaşlık kuracağınıza kadar… Budizm ve Hıristiyanlık İslam ve Yahudiliğe göre birer ahlak dini. Onlar sadece bireyin ahlaki kemalâtının peşinde… Oysa İslam ve Yahudilik ahlaklarının yeryüzünde toplumlar tarafından inşasının da peşinde ve bunu da ahlakın şeklini, sınırlarını, kısaca niteliğini belirleyerek gerçekleştiriyor. İslam ve Yahudiliğin Hükümdar peygamberlere, diğer dinlerin ise zahit, derviş peygamberlere sahip olması gerçeğinin tarihe yansıması bu. Hz. Musa Firavunla savaştı, Hz. Süleyman haşmetli bir Kraldı ve Hz. Muhammed hükümdarları devirip yeni bir kentte İslam’ın hükümdarlığını kurdu. Oysa Buda ve İsa hükümdarlara karşı birer zahiddi… Bu bir nevi dinlerin kaderinin birer prototipi. İşte Sol ile olan ilişkinin kökeninde bu kader var. Sol bugün herhangi bir ideoloji ötesi bir konum, kitapsız ve tanrısız bir din. İki dinin yan yana, el ele bir toplumu ıslaha yeltenebileceğini aklınız alıyor mu?

-Türkiye’deki ilişki bu durumun rücusu mu yani?

- Türkiye’nin bu meselede kendine has şartları, koşulları ve sonuçları var. Öncelikle şu soruya cevap verilmeli. Bir Müslüman solcu olamıyor tamam; bir Müslüman sağcı mı olmalı? Cevap tabii ki de hayır! Hatta şunu diyeyim, bir Müslüman mutlaka iki kamptan birini seçecekse de solu seçmelidir.

-Neden?

- Nedenden önce şunu açayım. Türkiye’de temel açmaz Müslüman insanların devletin ve ardından da toplumun sekülerleşmesi sürecinde başlarına ne geldiğini anlayamamaları. Bu anlamsızlık, bu anlam bulanıklığı onları maalesef sağ’ın kucağına attı. İslam’ın insan, toplum, politika tasavvurlarına hâkim olmayan geniş insan ve hatta aydın yığınları seküler devletin “içtimai mefkureciliğinin” donelerini İslam geleneğinin bir parçası gibi algılamak zorunda kaldılar. Bu aslında bir nevi gâvura kızıp oruç bozmaydı. Laiklerin pozitivizmi ve Komünistlerin ana propaganda malzemeleri olan ateistliği Müslümanları bu bahsini ettiğimiz sekülerlerin önemsemediği, ikincil kıldığı, yadırgadığı her türlü kavramın toplamından bir ideoloji üretmeye itti. Türk sağına bakın bu özensizliği, bu içi doldurulamamışlığı koskoca bir tarihsel bulanıklık olarak görürsünüz. Türk sağının bir Müslüman gözünde seçilebilir olmasının başlıca sebebi vardır, o da sağın İslam ve değerlerine karşı saldırgan olmaması, hatta çoğu zaman korumacı bir tutumla yaklaşmasıdır.

-Peki, bu bir sebep bu kadar tarihsel bir önem arz eder mi?

-Sağ ne adaletçi yaklaşımlar göstermiştir, ne dış politikada bir bağımsızlık fikrine ve duruşuna sahiptir,  ne ülkenin ve toplumun tarihselleşmiş problemlerine bir çözüm sunabilmiştir ve ne de insan kaynağı olan Müslümanların açmazlarına anahtar uydurabilmiştir; lakin popülerdir ve popüler olacaktır. Çünkü din insanın onurudur, inançlı insan bunu böyle algılar ve dine gerçek bir kutsiyet atfederler. Din insanın bütün yaralarının merhemi, yaratıcısı ile arasında bir iletişim kablosu, değerli kıldığı her şeyin doğduğu odaktır. İnsan tabii ki ideolojik seçimini böylesi önem atfettiği bir değer üzerinden yapacaktır. Dini olmayanlar maalesef bunu anlayamazlar. Türkiye’deki solcuların da anlamadığı budur. Daha ileri gideyim. Aslında sol ve sağın toplumla ilişkisi hastalıklı bir ilişki. Bu hastalıkların temel sebebi de iki hareketin de toplumun tarihsel süreçte gelişen ihtiyaçları merkezinde gelişmemiş olması. Etrafımızdaki ülkeler için de böyle. Osmanlı bakiyesi olmanın bir tezahürü. Önce Modernleşmenin siyasal kavramları ile bir karmaşaya düşen ve gerçek ile hayal arasındaki dengeyi kuramayan Osmanlı aydınlarının krizi… Türkiye Cumhuriyet’ine Osmanlıdan kalan en kara miras olan bu kriz, ardından 27 Mayıstan sonra oluşan kentleşmenin doğurduğu bulanıklıkla çıkan ve çözüm ihtiyacından ziyade heyecan ve ütopya ile sahiplenilmiş ideolojiler. Yani Modernliğin çöpe attığı kavramlarla, krizlerle toplum kurguları edinmiş aydın gruplarından bahsediyoruz. Bu çetrefilli süreçler sağcılara ve solculara maskeler hediye etti. Sağcıların maskelerini kaldırdığımızda derin ve umarsız bir münafıklık, solcuların maskelerini kaldırdığımızda ise belirgin, baskın ve azgın bir değersizlik görüyoruz. Ben gerek öğrencilik dönemimde gerekse sonrasında sol literatürün Türkiye’deki hemen hemen bütün yayınlarını okudum, ailem ve arkadaşlarım içindeki solcularla tartıştım. Benim gibi bir Müslüman için dikkate alınabilecek iki tane aydın gördüm. İlki Hikmet Kıvılcımlı… O eserlerinde din kavramının, İslam’ın önemine dikkat çekiyor, dinin yadsınarak, dindarların hiçe sayılarak Türkiye’de sosyalizmin ciddi bir yol alamayacağından bahsediyordu. Bir dindar, bir Müslüman değildi ama en azından İslam karşıtı, İslam düşmanı bir pozisyonu yoktu. Diğeri ise Fikret Başkaya… Çok ciddi bir entelektüeldir, popüler olmasa da tek başına neredeyse Türk Sosyalizminin abidesi olmuştur. Türkiye’deki hâkim ideolojiye en ciddi, en kaliteli, en bilimsel usullerle cevap vermiş hâkimlerin bütün kalelerinde fikirleri ile surlar açmıştır. Ne katıldığım toplantılarında ve ne de külliyatında İslam’a ve Müslümanlara hakaretamiz bir tutumuyla karşılaşmadım, hatta saygıdeğer ve pozitif bir tutumla karşılaştım. İki aydın da benim gözümde önemlidir, okunurdur, istişare edilebilirdir, lakin sol, sermayesi olan İslam düşmanlığından sıyrılmak zorundadır, sıyrılmazlarsa da koskoca bir insan denizi içerisinde marjinal çılgınlar olarak kalmaya devam ederler.

-Yani –sorumu yanlış anlamayacağınızı biliyorum ama bu şekilde sormak istiyorum- Sol, İslam’ı siyasal söylemini güçlendirmek ve demografik gücünü artırmak için mi kullansın?

-Bu harika bir soru. Bakın İslam kimsenin kullanamayacağı kadar köklü, gelenek sahibi şimdiye dair sağ ve soldan daha güçlü bir söyleme sahip bir din. Tekrar ediyorum din. Ama Müslümanlar birçok zaafa sahip uçsuz bucaksız bir insan yığını. Sol dediğimiz yelpaze içerisindeki hareketler ise öyle yabana atılacak, insan ve problemlerine çözümden aciz hareketler değil. Müslümanlar reelde, yani dinlerinin dinamiklerine göre bir kamp seçmek zorunda kalacak olsa ve bunu tarihten bağımsız bir gözle değerlendirecek olsalar tabiî ki kampları sol olmalıdır. Ben kendimi düşünüyorum. Bir Müslüman’ım ve benim, dininin direktiflerinin farkındalığında olan benim sağ ile ne gibi bir ortak paydam olabilir! Ben anti milliyetçi bir adamım, ben sermayenin serbestliği ve denetimsizliğine karşıyım, ben sosyal adalet, kaynakları toplumun istifadesine sunma konusunda devletin katı rolüne inanan biriyim, benim gibi olmayanların hakkına riayet konusunda dirayetli olma mecburiyetinde olan biriyim, ben askerlik karşıtı olmak, emperyal kaygılar için etrafımdaki halklara namlu doğrultulmasına canım pahasına karşı olmak zorunda olan biriyim!  Üniterizmin hiçbir kavramı gözümde değerli değil, yaşamı Allah, adalet ve ahlak üzerine kurulu bir adamın sağ ile ne işi olabilir? Her şeyi ile modern, milliyetçi, üniterliğin bulanık kavramlarını dininin kavramlarından neredeyse üstün tutan, tarih kutsayıcı, dünyevi kaygılar için insan ve onurunu feda edebilen, çatışmacı, diyalog düşmanı sağ ile benim ne işim olabilir? Varlık sebebi ahlak ve adalet olan, ahlak ve adalet hakikatlerine mugayir her şeyle mücadele görevi olan ve eğer ahlak ve adaletin iflası söz konusuysa hiçbir pazarlığa girmeyecek bir adamın ne sağ ile ne işi olabilir? Unutmayalım İslam dinamiklerini maslahat konusu yapan insanlara münafık der, bizler hakikatin savaşçılarıyız. Lakin dediğim gibi ben veya benim gibi birkaç adamın bunların farkında olması yetmez. Sol, İslam’a karşı olan tavrının Sağ’ın temel sermayesi olduğunun farkında olacak.

-Mesela Türkiye’de Sol kitlesel olarak Alevilere ulaşmış durumda, Aleviler de Türkiye’nin solcu insan kitlesi olarak Türkiye’nin tarihinde konumlanmış konumda. Sol Sünni gruplardan insan kazanımları elde edemez mi?

-Edemez… Zaten Sol Alevileri kazanarak elde etmedi. Alevilerin solla ilişkileri çok başka bir konu. Aleviler biliyorsunuz Heteredoks bir dini duruşa sahip. Yani tarihleri boyunca Mana dediğimiz İslam’ın ahlak merkezli iç dinamikleri ile ilgilendiler, din ve ahlak felsefelerini mana ya da öz dedikleri Kur’an ve Ehli Beyt’in ahlak anlayışını düşünce ve yaşamlarına uyarlamaya çalışmak oldu. Dolayısıyla İslam’ın şeriat, yani gündelik uygulama, ibadet ve dini ritüel kanatlarını öz arayışına oranla ikincil plana iterek, tasavvufi bir Caferi kavrayış olarak kaldılar. Bu yapıları onları Şeriatı, zahiri anlama ve uygulamada zayıf insanlar yaparken, manayı ve batını anlama konusunda güçlü insanlar haline getirdi. Dolayısıyla aslında İslami birer düstur da olan hak, adalet, paylaşım, insan ve doğaya saygı gibi düsturlar Alevilerde kitlesel olarak içselleşti. Geçmişte Celali olan bu insanlar şehre gelişle birlikte içsellerindeki söylemi solda buldular ve kitlesel desteklerini sola verdiler. Yani Sol Alevileri elde etmek için bir proje, bir faaliyet, bir girişimde bulunmadı. Aleviler ideolojik özdeşliklerinden dolayı Solu tercih ettiler. Bu tercihte öyle çok ince ayrıntıları ile çerçevelenmiş, şekli, kuralları belirli bir tercih olmadı. Sonuçta onlar da bir geleneğin insanlarıydı ve zamanla Marksizm’in kaba materyalizmi Alevi okumuşları solun önemli karakterlerinden yapsa da avami kitle seküler, sosyal demokrat oluşumların içerisinde etkin olmayan kalabalık bir unsur olarak şekil aldı. Düşünün, Türkiye’deki bu Alevi nüfus olmasa sol, sosyal demokrasi ya da türevleri varlığı demografik değer taşıyan bir kitleden bile mahrum olacaklardı.

-İhsan Eliaçık ve Müslüman Antikapitalistler gibi örnekler görüyoruz Türkiye’de. Bunlar Müslümanlar arasında yeni bir sol algı oluşturabilirler mi?

-Hoş, düşünen, hakikat peşinde insanlar lakin konjonktürün doğurduğu hareketlerden birisi. Bu tip hareketler var, gelecek dönemlerde de göreceğiz. Bir kök oluşturmaları imkânsız çünkü İslam geleneğinden beslenen hareketler değiller, daha çok İslam’ın modern yorumları diyelim bunlara. Ak Parti ile doğan müsrif sağcı-İslamcı sınıfın aşırılıklarına karşı doğan bir sert hareket olarak görebiliriz bunları. Bu tip aydın ve hareketler kimi Müslümanların bilinçaltında sağın ve sağcılığın ne menem bir şey olduğuna dair sezgilerin olduğunun kanıtı, yeterli değil ama olsun. Benim korkum başka… Refah Partisi aslında Müslümanlar için kimi yönleri ile çarpık da olsa sol bir deneyimdi. Sonuçta adaletçi bir söylemi vardı, uluslar arası emperyalizme, Avrupamerkezciliğe karşıydı, işçi haklarından, kapitalizmin sebep olduğu çöküşlere ciddi eleştiriler getiren ve bu eleştirilerini de benimsemiş bir hareketti. Hatta belki çok eleştirilebilir bir cümle kuracağım ama Türkiye’de etken alan oluşturabilmiş tek sosyal demokrat hareketti. Şehirleşmenin tamamladığı, inançlı ve kimsesiz insan kitlelerinin kimsesiz kaldığı, bir karakter arayan Türk avamının birçok ihtiyacına karşılık veren bir söyleme sahipti ve iktidarda olduğu dönemde de bu söylemi uygulamaya girişti, bu yüzden de 28 Şubat kayasına çarptı. Hepimiz için kötü olanı, Sermayeciliğin çarklarında ahlakları ezilmemiş o güzel saf yığınlar şimdi içlerinde mantar gibi sermaye öbekleri bitirdiler ve bugün eski devrimci sayılabilecek söylemlerinin yerinde artık restore olmuş, Amerikan liberalizminin değerleri ile kaynaşmış ve eski insan merkezlikten uzak bir yeni sağ anlayış var. Bu sağ anlayış bütün değerleri kullanmada gün geçtikçe ustalaşıyor. İslam, demokrasi, bireysel özgürlük, serbest piyasa, uluslar arası çıkarlar. Ve daha kötüsü yeni sağ, dünyevi her başarıyı uhrevi bir kazanç, tanrısal bir hediye olarak algılıyor. İslam’ın Müslümanları en ciddi şekilde uyardığı yanılsama… Artık İslam’ın düşman olduğu her şeyi ciddi bir estetikle sağa angaje eden bir yapı var ve bununla mücadelenin tek yolu İslam’ın öz değerleri ve geleneğine sahip çıkmak. Daha da kötüsü sol gün geçtikçe kan kaybediyor, Türkiye’deki köksüzlüğü onun kitlelerle münasebet gücünü öldürüyor, bitiriyor. Hala kısır çatışmalar ve küçük, mikro başarıları ekim devrimi sanma zaafları. Korkarım ilerleyen yıllarda Türk solunu da bizim gibi üç beş tane Müslüman hizaya çekecek. Lakin tabiî ki Marksistleşerek değil, modernleşerek değil. Mesela kardeşlerim kendilerine “Antikapitalist Müslüman” diyorlar. Müslüman bu değildir ki! Müslüman Modernizmin bütün kahırlarına düşmandır, Müslüman dünyevilik düşmanıdır. Bizlerin kaygısı insanın ve onurunun bütün dünyevi değerlerden üstünlüğünü hatırlatmak. Bunu da peygamberimiz ve onun mübarek ailesi ve yol arkadaşlarından aldığımız mirasla, gelenekle gerçekleştirebiliriz. Sağcılıkla mücadele edeceğiz diye yeni sağcılıklar oluşturup başımıza bela almamalıyız.

-Peki, bu süreçte Türk Solundan çeşitli gruplarla temas ve iletişim olmalı mı?

-Türk solunun tarihinden istifade etmeye Müslümanların ihtiyacı var. Birçok konuda benzer fikirleri olan insan gruplarının, benzer tarihleri, benzer açmazları, benzer krizleri veya benzer kazanımları olacaktır. Biz Müslümanların demografik bir gücü oldu ve bu da Türkiyeli hâkimlerin bizimle iletişiminde sistem gözetmelerine neden oldu, solculara yaklaştıkları vahşilikte bizlere yaklaşamadılar. Bizim Diyarbakır gibi bir deneyimimiz olmadı, biz burjuvazinin hep gülen, estetikçi, sanatçı yüzünü gördük. Mamaklardaki, metrislerdeki yüzle karşılaşmamamız demek, karşılaşmayacağımız manasına gelmez. Ha bizim içimizden hâkimlerin başına bela olmuş abide adamlar da çıkmadı, asıl derdimiz bu. İslamcının modernizmle olan krizi Müslüman yığınların belası oldu. Kaynayan bir dünya var karşımızda ve düşmanlarımız çok güçlü. Ama bizler de Allah’ın bizim yanımızda oluşunun farkındayız. Ve rahmete talip olduğumuzun ve kötünün safında olmadığımızın da farkındayız. İşi sadece sol gruplarla ideolojik iletişim ya da işi sadece antikapitalizm formunda tutamayız. Bizler Müslümanlar olarak zaten solcuyuz. Ha bu tartışılır, kimileri diyor ki biz sol ve sağın üstünde bambaşka bir format ve formasyonuz. Konuşulur. Lakin sağcı değiliz ve olmamalıyız, bu tartışmasızdır ve bunun farkındalığı bile bazı taşların yerinden oynamasına yeter. Şu da unutulmamalı ki bizim gibi insanlar salt politik bir dürtüyle hareket etmez, biz her şeyden önce Allah’a vereceğimiz hesabı düşünerek kendine konum kılan adamlarız. Ne yapalım yani, bir koyup üç alacağız diye din kardeşlerimize, mazlumlara, ezilenlere karşı savaşlarda şeytanların peşine mi takılalım. Zamanında Viyana kapılarını döven adamların torunlarıyız diye Kongo’daki, Somali deki kardeşlerimizin barış gücü mü olalım? 6. Filoya dönük namaz kılan dindaşlarımızın (!), Suriye’de cami bombalayan dindaşlarımızın (!) alnındaki leke sadece alınlarında kalmıyor. Siz Diyarbakır Cezaevi ya da Vietnam savaşın rezaleti hakkında konuşan kaç tane Müslüman okumuşa rastladınız? Bir kişi dahi bu durumlar, bu ahlaksızlıklar ve bu göz yummuşluklar İslam’ın suçu derse işte o zaman karşımıza hesap veremeyeceğimiz sorular çıkar.

twitter: @sokakfilozofu
mail: ozkansahin97@gmail.com
 http://www.tasfiyedergisi.com/direnen-edebiyat/?p=4240