Friday, April 19, 2013

POLİTİK ZİNA


Türkiye'de Tasavvuf politika ile ilişkisini somutlaştırdıkça bünyesindeki insan tipi Tasavvufun evirdiği değil, politikanın evirdiği insan tipine dönüştü. Modern çağda Politika -affa sığınarak söylüyorum- Müslüman'ın devlet ile girişeceği bir nevi doktrinel zinaydı ve gerçekten İslami dengelerini korumak zorunda kalan bir Müslüman'ın politikaya yanaşmaması gerekiyordu. Politikaya bir şekilde yanaşmış her hareket bir süre sonra Modernizme reel bir arena sağladı, Modernitenin katalizatörü oldu ve bir zaman sonra elinde ahlakın bir nevi yol tabelası olan İslami Tasavvufi değerlerden ziyade, Politik değerler kaldı. Bugün karşılaşmakta olduğumuz yönetici prototipi elinde sadece politik değerler kalmış bu prototiptir ve gerek İslam-Tasavvuf ile olan ilişkileri, gerek kişisel tarihleri ve gerekse Modernizme sağladıkları imkanla dev kitapların konularıdırlar... Bugün İslam dünyasına karşı bütün bakışlarının politikleşmesi, İslamın ve onun ahlakiliğinin ne söylem ve ne eylemde kendine yer bulamaması, Amerikan ve Avrupa politikalarının İslam dünyasına karşı yürütücü mekanizması haline gelmişlik ve biz Müslüman Sosyal bilimcilerin zamanımızın büyük kısmını bu ilişkilerin niteliğini anlamaya çalışmaktan başka şey düşünmeye fırsat bulamayışımız maalesef Müslüman'ın politika olan çarpık ilişkisinden kaynaklanmaktadır. Biz Müslümanlar Haşr gününde başımıza işlediğimiz bütün günahlardan daha çok bela açacak Bu Politika Zinasına karşı elimizden geldiğince Vurdumduymaz, Yobaz, Mürteci ve kaçışkan olmalıyız. Çünkü bir değerler dini olan İslam, Bir değersizlik üretme ve değersizleştirme mekanizması olan Politikadan olabildiğince kaçınmalıyız. Üstadımızın belirttiği gibi Şeytandan ve Siyasetten Allah'a sığınırız...

Friday, March 29, 2013

ASKERİN TÜRKÜSÜ






Sana kendi kanımdan kuşlar yapacağım
sana sevdiceğime
Kanımı barut dumanlarına desenler edeceğime
kuşlarımı hülyalarına uçuracağım


Sana feryadımdan rüzgarlar salacağım
Sana kelebeğime
bir şarapnel parçası fırlarken göbeğime
her sabah umudunda ben olacağım

Sana kendi etimden balıklar tutacağım
sana yarime
öpecekler kaygılarını benim yerime
Mezarımda seni böyle avutacağım


Thursday, February 14, 2013

TÜRKİYE'DE SOL VE İSLAM İLİŞKİSİ ÜZERİNE BİR SÖYLEŞİ




@sokakfilozofu
http://www.tasfiyedergisi.com/direnen-edebiyat/?p=4240

Hint asıllı Müslüman araştırmacı Mustafa Abu Sharik, Türkiye ve İslamcılık uzmanı… Boston Üniversitesindeki görevinin ardından Mumbai de bağımsız gazeteci olarak görevine devam ediyor.
Sharik’in, tarihçi ve araştırmacı yazar Özkan Şahin’le Türkiye’de sol ve İslam ilişkisi üzerine yaptığı söyleşiyi ilginize sunuyoruz:

-Türkiye’de sol ile İslam arasında bir problem mi var? Sol ve İslam birbirlerine benzer ortak söylem ve arayışlara sahipken, bu ayrılık, daha doğrusu bu karşıtlığın sebebi nedir?

-Bu tip meselelerde konuşmanın zorluğu konuştuğumuz kavramların herhangi kavramlar olmayışından kaynaklanıyor. Biz bunun farkında olarak çeşitli cevaplar verebiliriz ama önce şunu açıklayalım. İslam bir din, Sol ise genelde Marksizm merkezli ideolojileri bir araya toplamış bir ideolojik yelpaze ve gerek sol’un gerekse İslam’ın çeşitli varyasyonları var. Elbette gerek İslam ve gerekse sol benzer gayelere sahipler. İkisi de özünde ezilen yığınların, sadece ezilmekle kalmayan, bilincini, tarihini, estetiğini, kaynaklarını kendileri aleyhine kullanan ezenlerin, şeytanların tahakkümünden kurtulmak için hareket ediyor. İkisi de insana azgınlığı değil terbiyeyi salık veriyor ve yeryüzünde insan unsuruna karşı girişilmiş her türlü bozgunculuğu alçaklık, günah sayıyorlar. Ekoloji meselesinde, toplum ve yeryüzü kaynaklarının kullanımları konusunda, sanata yaklaşımda birbirlerine çok yakın, hatta aynı söylemlere sahipler. Bu kadar benzerliğe rağmen neden aralarında ciddi bir uyuşmazlık var sorusu bu yüzden önemli bir soru. Dediğim gibi İslam bir din, gayesi felsefeden ekonomiye, sanattan siyasete, kısaca hayata hükmetmek; müminlerine alternatif dahi düşündürmeyecek ölçüde kâmil bir hayat tarzı oluşturmak. Allah, doğa, insan, para, politika… İslam’ın varlık sebebi insan ile saydıklarım arasındaki iletişimi sağlamak ve insanı Allah’ın hoşnutluğunu kazanmış bir birey, bir kul haline getirmek. Bu kulluğun merkezinde de Allah’ın sözünden çıkmamak temel esas. En büyük ayrım burada başlıyor. Sol seküler bir yelpaze olarak din ve Allah’ı yaşam alanına sokmak istemiyor, insan ve onun özünün dünyayı, doğayı ve daha önemlisi gelecek nesilleri şekillendirebilecek yetkinlikte görüyor. Solun bu negatif münasebeti sadece İslam’la değil, solun dinle zoraki ilişkisi bu. Hıristiyanlık ve Budizm ile olan ilişkisi de böyle, lakin tabii ki Sol’un iletişim kuracağı dininin de solla ilişkisi açısından önemi büyük. Mesela sol İslam ve Musevilik ile kuramayacağı birçok ilişkiyi Budizm ya da Hıristiyanlık ile kurabilir. Avrupa’da –Özellikle Protestan Kuzey Avrupa’da- dindar solcuların olmasının ve hatta bunların sayısının azımsanmayacak olmasının sebebi budur.

-Peki neden? Hıristiyanlıkla kurulabilen iletişim ve dirsek teması Yahudi ve Müslümanlarla kurulamıyor?
 
- Bunun makro sebepleri olsa da asıl sebebi bu dinlerin birer Şeriat sahibi olması. İki dinin de insan ve yaşamına bütün noktalarda müdahale eden bir yapısı var. Nasıl yürümeniz gerektiğinden, neler yememeniz gerektiğine, nasıl harcama yapmanız gerektiğinden, kimlerle arkadaşlık kuracağınıza kadar… Budizm ve Hıristiyanlık İslam ve Yahudiliğe göre birer ahlak dini. Onlar sadece bireyin ahlaki kemalâtının peşinde… Oysa İslam ve Yahudilik ahlaklarının yeryüzünde toplumlar tarafından inşasının da peşinde ve bunu da ahlakın şeklini, sınırlarını, kısaca niteliğini belirleyerek gerçekleştiriyor. İslam ve Yahudiliğin Hükümdar peygamberlere, diğer dinlerin ise zahit, derviş peygamberlere sahip olması gerçeğinin tarihe yansıması bu. Hz. Musa Firavunla savaştı, Hz. Süleyman haşmetli bir Kraldı ve Hz. Muhammed hükümdarları devirip yeni bir kentte İslam’ın hükümdarlığını kurdu. Oysa Buda ve İsa hükümdarlara karşı birer zahiddi… Bu bir nevi dinlerin kaderinin birer prototipi. İşte Sol ile olan ilişkinin kökeninde bu kader var. Sol bugün herhangi bir ideoloji ötesi bir konum, kitapsız ve tanrısız bir din. İki dinin yan yana, el ele bir toplumu ıslaha yeltenebileceğini aklınız alıyor mu?

-Türkiye’deki ilişki bu durumun rücusu mu yani?

- Türkiye’nin bu meselede kendine has şartları, koşulları ve sonuçları var. Öncelikle şu soruya cevap verilmeli. Bir Müslüman solcu olamıyor tamam; bir Müslüman sağcı mı olmalı? Cevap tabii ki de hayır! Hatta şunu diyeyim, bir Müslüman mutlaka iki kamptan birini seçecekse de solu seçmelidir.

-Neden?

- Nedenden önce şunu açayım. Türkiye’de temel açmaz Müslüman insanların devletin ve ardından da toplumun sekülerleşmesi sürecinde başlarına ne geldiğini anlayamamaları. Bu anlamsızlık, bu anlam bulanıklığı onları maalesef sağ’ın kucağına attı. İslam’ın insan, toplum, politika tasavvurlarına hâkim olmayan geniş insan ve hatta aydın yığınları seküler devletin “içtimai mefkureciliğinin” donelerini İslam geleneğinin bir parçası gibi algılamak zorunda kaldılar. Bu aslında bir nevi gâvura kızıp oruç bozmaydı. Laiklerin pozitivizmi ve Komünistlerin ana propaganda malzemeleri olan ateistliği Müslümanları bu bahsini ettiğimiz sekülerlerin önemsemediği, ikincil kıldığı, yadırgadığı her türlü kavramın toplamından bir ideoloji üretmeye itti. Türk sağına bakın bu özensizliği, bu içi doldurulamamışlığı koskoca bir tarihsel bulanıklık olarak görürsünüz. Türk sağının bir Müslüman gözünde seçilebilir olmasının başlıca sebebi vardır, o da sağın İslam ve değerlerine karşı saldırgan olmaması, hatta çoğu zaman korumacı bir tutumla yaklaşmasıdır.

-Peki, bu bir sebep bu kadar tarihsel bir önem arz eder mi?

-Sağ ne adaletçi yaklaşımlar göstermiştir, ne dış politikada bir bağımsızlık fikrine ve duruşuna sahiptir,  ne ülkenin ve toplumun tarihselleşmiş problemlerine bir çözüm sunabilmiştir ve ne de insan kaynağı olan Müslümanların açmazlarına anahtar uydurabilmiştir; lakin popülerdir ve popüler olacaktır. Çünkü din insanın onurudur, inançlı insan bunu böyle algılar ve dine gerçek bir kutsiyet atfederler. Din insanın bütün yaralarının merhemi, yaratıcısı ile arasında bir iletişim kablosu, değerli kıldığı her şeyin doğduğu odaktır. İnsan tabii ki ideolojik seçimini böylesi önem atfettiği bir değer üzerinden yapacaktır. Dini olmayanlar maalesef bunu anlayamazlar. Türkiye’deki solcuların da anlamadığı budur. Daha ileri gideyim. Aslında sol ve sağın toplumla ilişkisi hastalıklı bir ilişki. Bu hastalıkların temel sebebi de iki hareketin de toplumun tarihsel süreçte gelişen ihtiyaçları merkezinde gelişmemiş olması. Etrafımızdaki ülkeler için de böyle. Osmanlı bakiyesi olmanın bir tezahürü. Önce Modernleşmenin siyasal kavramları ile bir karmaşaya düşen ve gerçek ile hayal arasındaki dengeyi kuramayan Osmanlı aydınlarının krizi… Türkiye Cumhuriyet’ine Osmanlıdan kalan en kara miras olan bu kriz, ardından 27 Mayıstan sonra oluşan kentleşmenin doğurduğu bulanıklıkla çıkan ve çözüm ihtiyacından ziyade heyecan ve ütopya ile sahiplenilmiş ideolojiler. Yani Modernliğin çöpe attığı kavramlarla, krizlerle toplum kurguları edinmiş aydın gruplarından bahsediyoruz. Bu çetrefilli süreçler sağcılara ve solculara maskeler hediye etti. Sağcıların maskelerini kaldırdığımızda derin ve umarsız bir münafıklık, solcuların maskelerini kaldırdığımızda ise belirgin, baskın ve azgın bir değersizlik görüyoruz. Ben gerek öğrencilik dönemimde gerekse sonrasında sol literatürün Türkiye’deki hemen hemen bütün yayınlarını okudum, ailem ve arkadaşlarım içindeki solcularla tartıştım. Benim gibi bir Müslüman için dikkate alınabilecek iki tane aydın gördüm. İlki Hikmet Kıvılcımlı… O eserlerinde din kavramının, İslam’ın önemine dikkat çekiyor, dinin yadsınarak, dindarların hiçe sayılarak Türkiye’de sosyalizmin ciddi bir yol alamayacağından bahsediyordu. Bir dindar, bir Müslüman değildi ama en azından İslam karşıtı, İslam düşmanı bir pozisyonu yoktu. Diğeri ise Fikret Başkaya… Çok ciddi bir entelektüeldir, popüler olmasa da tek başına neredeyse Türk Sosyalizminin abidesi olmuştur. Türkiye’deki hâkim ideolojiye en ciddi, en kaliteli, en bilimsel usullerle cevap vermiş hâkimlerin bütün kalelerinde fikirleri ile surlar açmıştır. Ne katıldığım toplantılarında ve ne de külliyatında İslam’a ve Müslümanlara hakaretamiz bir tutumuyla karşılaşmadım, hatta saygıdeğer ve pozitif bir tutumla karşılaştım. İki aydın da benim gözümde önemlidir, okunurdur, istişare edilebilirdir, lakin sol, sermayesi olan İslam düşmanlığından sıyrılmak zorundadır, sıyrılmazlarsa da koskoca bir insan denizi içerisinde marjinal çılgınlar olarak kalmaya devam ederler.

-Yani –sorumu yanlış anlamayacağınızı biliyorum ama bu şekilde sormak istiyorum- Sol, İslam’ı siyasal söylemini güçlendirmek ve demografik gücünü artırmak için mi kullansın?

-Bu harika bir soru. Bakın İslam kimsenin kullanamayacağı kadar köklü, gelenek sahibi şimdiye dair sağ ve soldan daha güçlü bir söyleme sahip bir din. Tekrar ediyorum din. Ama Müslümanlar birçok zaafa sahip uçsuz bucaksız bir insan yığını. Sol dediğimiz yelpaze içerisindeki hareketler ise öyle yabana atılacak, insan ve problemlerine çözümden aciz hareketler değil. Müslümanlar reelde, yani dinlerinin dinamiklerine göre bir kamp seçmek zorunda kalacak olsa ve bunu tarihten bağımsız bir gözle değerlendirecek olsalar tabiî ki kampları sol olmalıdır. Ben kendimi düşünüyorum. Bir Müslüman’ım ve benim, dininin direktiflerinin farkındalığında olan benim sağ ile ne gibi bir ortak paydam olabilir! Ben anti milliyetçi bir adamım, ben sermayenin serbestliği ve denetimsizliğine karşıyım, ben sosyal adalet, kaynakları toplumun istifadesine sunma konusunda devletin katı rolüne inanan biriyim, benim gibi olmayanların hakkına riayet konusunda dirayetli olma mecburiyetinde olan biriyim, ben askerlik karşıtı olmak, emperyal kaygılar için etrafımdaki halklara namlu doğrultulmasına canım pahasına karşı olmak zorunda olan biriyim!  Üniterizmin hiçbir kavramı gözümde değerli değil, yaşamı Allah, adalet ve ahlak üzerine kurulu bir adamın sağ ile ne işi olabilir? Her şeyi ile modern, milliyetçi, üniterliğin bulanık kavramlarını dininin kavramlarından neredeyse üstün tutan, tarih kutsayıcı, dünyevi kaygılar için insan ve onurunu feda edebilen, çatışmacı, diyalog düşmanı sağ ile benim ne işim olabilir? Varlık sebebi ahlak ve adalet olan, ahlak ve adalet hakikatlerine mugayir her şeyle mücadele görevi olan ve eğer ahlak ve adaletin iflası söz konusuysa hiçbir pazarlığa girmeyecek bir adamın ne sağ ile ne işi olabilir? Unutmayalım İslam dinamiklerini maslahat konusu yapan insanlara münafık der, bizler hakikatin savaşçılarıyız. Lakin dediğim gibi ben veya benim gibi birkaç adamın bunların farkında olması yetmez. Sol, İslam’a karşı olan tavrının Sağ’ın temel sermayesi olduğunun farkında olacak.

-Mesela Türkiye’de Sol kitlesel olarak Alevilere ulaşmış durumda, Aleviler de Türkiye’nin solcu insan kitlesi olarak Türkiye’nin tarihinde konumlanmış konumda. Sol Sünni gruplardan insan kazanımları elde edemez mi?

-Edemez… Zaten Sol Alevileri kazanarak elde etmedi. Alevilerin solla ilişkileri çok başka bir konu. Aleviler biliyorsunuz Heteredoks bir dini duruşa sahip. Yani tarihleri boyunca Mana dediğimiz İslam’ın ahlak merkezli iç dinamikleri ile ilgilendiler, din ve ahlak felsefelerini mana ya da öz dedikleri Kur’an ve Ehli Beyt’in ahlak anlayışını düşünce ve yaşamlarına uyarlamaya çalışmak oldu. Dolayısıyla İslam’ın şeriat, yani gündelik uygulama, ibadet ve dini ritüel kanatlarını öz arayışına oranla ikincil plana iterek, tasavvufi bir Caferi kavrayış olarak kaldılar. Bu yapıları onları Şeriatı, zahiri anlama ve uygulamada zayıf insanlar yaparken, manayı ve batını anlama konusunda güçlü insanlar haline getirdi. Dolayısıyla aslında İslami birer düstur da olan hak, adalet, paylaşım, insan ve doğaya saygı gibi düsturlar Alevilerde kitlesel olarak içselleşti. Geçmişte Celali olan bu insanlar şehre gelişle birlikte içsellerindeki söylemi solda buldular ve kitlesel desteklerini sola verdiler. Yani Sol Alevileri elde etmek için bir proje, bir faaliyet, bir girişimde bulunmadı. Aleviler ideolojik özdeşliklerinden dolayı Solu tercih ettiler. Bu tercihte öyle çok ince ayrıntıları ile çerçevelenmiş, şekli, kuralları belirli bir tercih olmadı. Sonuçta onlar da bir geleneğin insanlarıydı ve zamanla Marksizm’in kaba materyalizmi Alevi okumuşları solun önemli karakterlerinden yapsa da avami kitle seküler, sosyal demokrat oluşumların içerisinde etkin olmayan kalabalık bir unsur olarak şekil aldı. Düşünün, Türkiye’deki bu Alevi nüfus olmasa sol, sosyal demokrasi ya da türevleri varlığı demografik değer taşıyan bir kitleden bile mahrum olacaklardı.

-İhsan Eliaçık ve Müslüman Antikapitalistler gibi örnekler görüyoruz Türkiye’de. Bunlar Müslümanlar arasında yeni bir sol algı oluşturabilirler mi?

-Hoş, düşünen, hakikat peşinde insanlar lakin konjonktürün doğurduğu hareketlerden birisi. Bu tip hareketler var, gelecek dönemlerde de göreceğiz. Bir kök oluşturmaları imkânsız çünkü İslam geleneğinden beslenen hareketler değiller, daha çok İslam’ın modern yorumları diyelim bunlara. Ak Parti ile doğan müsrif sağcı-İslamcı sınıfın aşırılıklarına karşı doğan bir sert hareket olarak görebiliriz bunları. Bu tip aydın ve hareketler kimi Müslümanların bilinçaltında sağın ve sağcılığın ne menem bir şey olduğuna dair sezgilerin olduğunun kanıtı, yeterli değil ama olsun. Benim korkum başka… Refah Partisi aslında Müslümanlar için kimi yönleri ile çarpık da olsa sol bir deneyimdi. Sonuçta adaletçi bir söylemi vardı, uluslar arası emperyalizme, Avrupamerkezciliğe karşıydı, işçi haklarından, kapitalizmin sebep olduğu çöküşlere ciddi eleştiriler getiren ve bu eleştirilerini de benimsemiş bir hareketti. Hatta belki çok eleştirilebilir bir cümle kuracağım ama Türkiye’de etken alan oluşturabilmiş tek sosyal demokrat hareketti. Şehirleşmenin tamamladığı, inançlı ve kimsesiz insan kitlelerinin kimsesiz kaldığı, bir karakter arayan Türk avamının birçok ihtiyacına karşılık veren bir söyleme sahipti ve iktidarda olduğu dönemde de bu söylemi uygulamaya girişti, bu yüzden de 28 Şubat kayasına çarptı. Hepimiz için kötü olanı, Sermayeciliğin çarklarında ahlakları ezilmemiş o güzel saf yığınlar şimdi içlerinde mantar gibi sermaye öbekleri bitirdiler ve bugün eski devrimci sayılabilecek söylemlerinin yerinde artık restore olmuş, Amerikan liberalizminin değerleri ile kaynaşmış ve eski insan merkezlikten uzak bir yeni sağ anlayış var. Bu sağ anlayış bütün değerleri kullanmada gün geçtikçe ustalaşıyor. İslam, demokrasi, bireysel özgürlük, serbest piyasa, uluslar arası çıkarlar. Ve daha kötüsü yeni sağ, dünyevi her başarıyı uhrevi bir kazanç, tanrısal bir hediye olarak algılıyor. İslam’ın Müslümanları en ciddi şekilde uyardığı yanılsama… Artık İslam’ın düşman olduğu her şeyi ciddi bir estetikle sağa angaje eden bir yapı var ve bununla mücadelenin tek yolu İslam’ın öz değerleri ve geleneğine sahip çıkmak. Daha da kötüsü sol gün geçtikçe kan kaybediyor, Türkiye’deki köksüzlüğü onun kitlelerle münasebet gücünü öldürüyor, bitiriyor. Hala kısır çatışmalar ve küçük, mikro başarıları ekim devrimi sanma zaafları. Korkarım ilerleyen yıllarda Türk solunu da bizim gibi üç beş tane Müslüman hizaya çekecek. Lakin tabiî ki Marksistleşerek değil, modernleşerek değil. Mesela kardeşlerim kendilerine “Antikapitalist Müslüman” diyorlar. Müslüman bu değildir ki! Müslüman Modernizmin bütün kahırlarına düşmandır, Müslüman dünyevilik düşmanıdır. Bizlerin kaygısı insanın ve onurunun bütün dünyevi değerlerden üstünlüğünü hatırlatmak. Bunu da peygamberimiz ve onun mübarek ailesi ve yol arkadaşlarından aldığımız mirasla, gelenekle gerçekleştirebiliriz. Sağcılıkla mücadele edeceğiz diye yeni sağcılıklar oluşturup başımıza bela almamalıyız.

-Peki, bu süreçte Türk Solundan çeşitli gruplarla temas ve iletişim olmalı mı?

-Türk solunun tarihinden istifade etmeye Müslümanların ihtiyacı var. Birçok konuda benzer fikirleri olan insan gruplarının, benzer tarihleri, benzer açmazları, benzer krizleri veya benzer kazanımları olacaktır. Biz Müslümanların demografik bir gücü oldu ve bu da Türkiyeli hâkimlerin bizimle iletişiminde sistem gözetmelerine neden oldu, solculara yaklaştıkları vahşilikte bizlere yaklaşamadılar. Bizim Diyarbakır gibi bir deneyimimiz olmadı, biz burjuvazinin hep gülen, estetikçi, sanatçı yüzünü gördük. Mamaklardaki, metrislerdeki yüzle karşılaşmamamız demek, karşılaşmayacağımız manasına gelmez. Ha bizim içimizden hâkimlerin başına bela olmuş abide adamlar da çıkmadı, asıl derdimiz bu. İslamcının modernizmle olan krizi Müslüman yığınların belası oldu. Kaynayan bir dünya var karşımızda ve düşmanlarımız çok güçlü. Ama bizler de Allah’ın bizim yanımızda oluşunun farkındayız. Ve rahmete talip olduğumuzun ve kötünün safında olmadığımızın da farkındayız. İşi sadece sol gruplarla ideolojik iletişim ya da işi sadece antikapitalizm formunda tutamayız. Bizler Müslümanlar olarak zaten solcuyuz. Ha bu tartışılır, kimileri diyor ki biz sol ve sağın üstünde bambaşka bir format ve formasyonuz. Konuşulur. Lakin sağcı değiliz ve olmamalıyız, bu tartışmasızdır ve bunun farkındalığı bile bazı taşların yerinden oynamasına yeter. Şu da unutulmamalı ki bizim gibi insanlar salt politik bir dürtüyle hareket etmez, biz her şeyden önce Allah’a vereceğimiz hesabı düşünerek kendine konum kılan adamlarız. Ne yapalım yani, bir koyup üç alacağız diye din kardeşlerimize, mazlumlara, ezilenlere karşı savaşlarda şeytanların peşine mi takılalım. Zamanında Viyana kapılarını döven adamların torunlarıyız diye Kongo’daki, Somali deki kardeşlerimizin barış gücü mü olalım? 6. Filoya dönük namaz kılan dindaşlarımızın (!), Suriye’de cami bombalayan dindaşlarımızın (!) alnındaki leke sadece alınlarında kalmıyor. Siz Diyarbakır Cezaevi ya da Vietnam savaşın rezaleti hakkında konuşan kaç tane Müslüman okumuşa rastladınız? Bir kişi dahi bu durumlar, bu ahlaksızlıklar ve bu göz yummuşluklar İslam’ın suçu derse işte o zaman karşımıza hesap veremeyeceğimiz sorular çıkar.

twitter: @sokakfilozofu
mail: ozkansahin97@gmail.com
 http://www.tasfiyedergisi.com/direnen-edebiyat/?p=4240

Thursday, January 10, 2013

GRİ VE TURKUVAZ; TAHRAN DEFTERİ (giriş bölümü)




           

 @sokakfilozofu
(Gri ve Turkuvaz, Tahran Defteri adlı kitabımın giriş bölümü)

        İran deyince aklımıza ne gelir? Farsça, hat sanatı, Sonati müziği, çeşitli baharatlarla çeşnilenmiş pilavlar, güzel gözlü insanlar, sıcakkanlılık, kıyasıya bir estetik tutkusu, şairler, hattatlar, nakkaşlar, Serçelerin çağıltısı filmi… Hayır hayır, akla gelecekleri söyleyeyim. Kara çarşaflı, şizoik bakışlı kadın yığınları, kapalı havalı, gri mi gri sokaklar, asık suratlı ve hapsedecek adam arayan kara sakallı mollalar, tiz ve uzun siren sesleri, silindir şapkaları ve yeşil üniformalarıyla koşuşturan askerler, Kızım Olmadan Asla ya da Persepolis filmi. Bu trajikomik kompozisyon birbirleri ile birbirlerinin bile farkında olmadığı kadar çok benzerlik gösteren iki ülkenin asla benzerliklerini aktif ve ilerletici bir potansiyel olarak kullanmamalı için çizildi. Amerikanların, İsraillilerin ve kimi zaman Avrupalıların çizdiği ve iletişim-bilişim imkanları ile geniş insan yığınlarının bilinçaltına çizilmiş bir kompozisyon.
            Ortağım kapalı bir kış günü heyecanla ofise girerek İran’a gidiyoruz diye bağırdığında heyecanlandım. Heyecanımın sebebi elbette ortağımın yerli yersiz kapıldığı yüksek karlılık hayallerinin tutarlılık ihtimali değildi tabi. Heyecanımın kaynağı birkaç günlüğüne bu kompozisyonun bir parçası olabilecek olmamdı. Aslında bu kompozisyonun diyerek ciddi bir hata yapıyorum. Evet, herhangi bir Türk olarak bu kara kompozisyonun sunulmuşluğundan payımı almıştım lakin bir Tarihçi olarak gideceğim yerde nelerle karşılaşabileceğimi az çok tahmin edebiliyordum. Üniversite birinci sınıfta Amin Maalouf’un ünlü romanı Semerkand’ı okuduğumdan beri İran, Mori Masaki’nin Yalınayak Gen adlı animasyonunu izlediğimden beri de Japonya temel ilgi alanlarımdandı. Bu iki ülkeye dair ne bulduysam okumuş, ne bulduysam izlemiş, hatta sahaflardan aldığım ve dilini bilmediğim birçok kitap, dergi ya da benzeri eşyayı da bir gün o dilleri öğrenir de içeriklerini incelerim umudu ile saklamıştım. Tabi İran konusunda Japonya konusunda olduğum gibi şanssız değildim. Elimde çok fazla done vardı ve bu donelerin İran’ı tanıma konusunda benim için nasıl sağlam bir bilgi kaynağı olduğunu gezim esnasında anladım.
            Daha önce ülkemde İran’a dair yayımlanmış birkaç gezi kitabı edinmiş ve incelemiştim. Çoğu klasik gezi kitapları gibi şurada şu var, şu otel şöyle, şu tarihi eserin temaşası, şurada şunu yedik nevinden bilindik ifadeler barındırıyordu. Oysa ben metinlerimin bir tarihçinin haysiyet ve hassasiyetini taşıyan bir derinlik taşımasını istiyorum.  Tabiki yabancı bir ülkede (İran bir Türk için ya da bir İranlı için Türkiye ne kadar yabancı bir ülkedir tartışılır) yaşanılan her türlü heyecan önemlidir ama benim derdim bu ülkelerin ruhunu anlamak. Dağlarının, kentlerinin, kalabalıklarının, şiirlerinin ardındaki, o ülkeyi o ülke yapan özün ne olduğuna dair bir fikir edinmek. Bir ülkeyi sevmek, bir ülkeyi karalamak, bir ülkenin lezzetlerini tatmak çok kolaydır lakin bir ülkeyi anlamak! Bir ülke derken milyonlarca insandan bahsediyoruz, milyonlarca geçmiş ve gelecekten. Bizler oryantalist değiliz ki toplumları global çıkarlar için kullanılabilir hale getirmek için kullanma kılavuzları hazırlayalım. Ülkeleri hakkında yazılmış çoğu kitap birer kullanma kılavuzu olan şair ruhlu ve kimsesiz modern çağ çaresizleriyiz. Bu çaresizliklerin paradoks zincirlerini zedeleme içgüdümüzden belki bu anlama ısrarları. Umarım ısrarlarımız; ya da en azından benim ısrarım bir mana bulur.
            İran’da bulunduğum süre içerisinde birkaç günlük Tebriz ve bir günlük Kum gezimi saymazsak zamanımın tümü Tahran’da geçti. Gezim esnasında çantamdaki küçük deftere yazmaya değer gördüğüm her şeyi yazdım. Bu notların bir kısmını geceleri otele döndüğümde defterin boş sayfalarında geliştirerek temize çeksem de son yazışımda en olgun hallerini buldular. Metinlerimi bir günlük gibi zamansal ayrımlarla bölmedim lakin kronolojiye de dikkat etmezlik yapmadım.  Sonradan gereksizliğine inandığım kimi notları yok saysam da, bir kafede yazdığım bir kısa öykü ve gezim esnasında yine bir kafede yazdığım iki adet şiiri ve birkaç aforizma ile karalamayı da bu şehrin ruhundan beslenmiş metinler olduğundan kitabın içine koydum.

Tuesday, January 01, 2013

POLAT ALEMDAR YA DA PRODÜKSİYON İCAT OLDU MERTLİK BOZULDU



               twitter @sokakfilozofu

Atilla ve Cengiz Han’ın torunlayız; bunu bildiğimden canım toplumumun adalet ararken bile kabarttığı uçarılık, pespaye kabadayılığı ya da sönük şiddet gösterilerini kınamam, tam tersi bana hoş gelir, samimi gelir, genetik derinliklerinde hala o savaş sanatkârı yalın akıllı adamların öfkesini görürüm, sevinirim. İşte derim bozkırlı ayvazlığımız, sarkık bıyıklı, top göbekli aslanlığımız. İşte Çinli ve Lehli kızları mest eden şey! Evet o şey… Basit bir postane binasındaki kırık dökük, kübik sırada işini hızlı yapmayan memura duyulan öfkenin patladığı ya da yaşlılar, öğrenciler ve eli faturalı ev hanımlarıyla dolu bir devlet bankasının mermer koridorlarında “kitlenen bilgisayar sistemine” ayıp sayılmayacak küfürlerle gazaplanırken badem gözlerin dürüldüğü o an. Sonrasında değişmezliğe dair onlarca sitayiş, şikâyet… Ardından denizin çarşaflaşması, sesi en çok çıkan adamın Köroğlu gururu ile etrafa bakınması… Kahramanlarına saygıyla yaslanan banka, postane, otobüs halkı… Hiçbir kitaba girmeyecek kadar cılız olsa da tarihsel bir manzara.
                Bu manzaranın daha literal, daha edebi, daha estetik hallerini o renkli kapakları kılıçlarla, kalkanlarla, atlarla, çöllerle, develerle süslü gazavatnamelerden okurduk. Birkaç kalitesiz film ve birkaç roman, uydurma masallar. Tüm zayıflıklarına rağmen öyle hayranlık duyulasılardı ki. Hani bir söz vardır ya Köroğlu’nun kendi dayak yer namı adam döver diye. O sayfalardaki, o tasvirlerdeki şahsı manevi bizi bizden alırdı. Mızrakları, kılıçları, gürzleri, topuzları bozuk devranlara giren pırlanta çomaklar olurdu. Karşılarında zalim dayanmazdı, nerede mazlum, garip, hakkı yenmiş, aç, açık, yetim varsa, bu adamlar onları kolları arasına alır, o güzelim adaleti, o adamı insan eden adaleti ihdas ederlerdi. Bilinçaltlarımızın en kaslı koltuklarında yer edinmişlerdi. Okullarda öğretmenlerimiz kafası kavuklu saray eli kanlılarını ve boyunbağlı vampir diktatörleri bizlere kahraman diye yutturmaya kalksalar da, beyinlerimize, biz ha doğmadan kazınmış bir şeyler gri duvar yalanlarına meyil vermezi salık verirdi. Bir Öküz Kağan, bir Kür Şad, bir Köroğlu, bir Pir Sultan adı duyar duymaz ‘işte’ derdik ‘bizimkilerden bahsediyorlar’. ‘Ezikliğimizi, yılgınlığımızı, çaresizliğimizi sahiplenecek adamlar geldi işte’. O an Bolu Beyleri, Hızır Paşalar yağmura tutulmuş birer sokak kedisi gibi pespaye, kudretsiz, namsızlaşırdı gözümüzde. Varlıkları zaferdi, insanlıkları bayrak. En garibanları Keloğlandı, Nasreddin Hocaydı. Kelimizin bile gözü padişah sarayıydı, içtiği kuru tarhana olsa da aklında filleri çukurlara doldurmak vardı. Hocamız aksakallı, boz eşekli bir yiğitti ki canı hakikate feda. Kellerimiz saç tohumu merkezlerine, hocalarımız da 657 de tabi hırslarıyla bir mevlüt fazla okuyup kredi kartı asgarisi derdine düşmeden önce böyle yiğitlerimiz vardı işte.            
                Ülkemizdeki bazı entelektüel vatandaşlar toplumların kahramancı kültlerini daima hakir gördüler ve bu onlar için toplumun zavallılığının yalın bir göstergesiydi. Varoluşsal bir düşünce bütünlüğü oluşturamayan geri kalmış kültürler hala kahramanlar üretiyor ve bunlara romantik bir duygusallıkla bağlanıyordu onlara göre. Çaresizliğe, sıkışmışlığa, umutsuzluğa dair en belirgin gösterge… Lakin doktoralarını yaptıkları Amerika’ların Süpermenlerini, böcek adamlarını, kedi avratlarını gözleri görmedi. Alamanların, İtalyanların Gamalı Haçlı Robin Hood ları onlar için modern ilerlemenin basit birer nüvesiydi, kınanmamalıydı. Aklı, bilimi, insan onurunun doruğunu simgeliyordu bu adamlar. Çarpık mı çarpık birer kişiliğe sahiplerdi ama olsun! Oysa zaman gösterdi ki kahramanlık kültü modernliğin ve onun inşa ettiği toplumların bile yok edemeyeceği bir güce sahipti. Açlık, sömürü, katliamlar, evrensel kahırlar devam ettikçe yeni yeni kahramanlar rücu ediyordu. Refah, bollu, düzen kimi diyarların her noktasını kaplasa da, bu diyarlar da kahramansız kalmıyordu. Güzel İnsanlık, bu kocaman yeryüzü ve koca koca milletlerin üç beş tane hanedanlı şizofrene teslim edilmeyeceğini bir yerden seziyordu. Her olumlu veya olumsuz sürecin acılarına dair bir refleksti bu kült ve ürünleri.
Dedelerimizin İtalyan malı fötrler giyip, sakallarına ustura vurarak hamam oğlanına döndükleri günlerde; Komünizm nedir, vatan-millet nedir, devletiydi demokrasisiydi ne menem şeylerdir, bilmediğimizden, ayaklarımız Kore, Kıbrıs yolları, midemiz süt tozu, kafamız bit ilacı, gerdanımız parfüm bilmediğinden, evliyaullahlarımız mebuslara dönüşmediğinden, Hz. Alilerle, Zal oğlu Rüstemlerle, Köroğlularla idare etmedeydik. Hala heyulalarımızdaki cenkler Allah içindi, karılarımızın, bacılarımızın namusu, Urum gavuruna köleleşmemek içindi. Modernite belası kahraman nedir, kahramanlık nedir sorularını henüz cevaplamadığından, hasat nasırıyla paralanmış avuçlarımıza yeni bir tanım tutuşturmadığından kafamız rahattı. Gün geldi; Sevgili milletimiz Cenk Hikayeleri, Hayber Kaleleri alması gereken paralarla, koca sinema salonlarında Cüneyit Filmleri izlemeye başladı o zaman Köroğlu’nun mezarına ilk avuç toprak atıldı. Modernlik kafamızdaki kahraman imajını o iğreti İngiliz sırıtışıyla çarpıtma faaliyetine girişti. Modernlik klasik usulüyle, Türkleri, Japonları, Arapları karikatürize ederek kendilerinden tiksindirirdi ya! Teni tenimize, saçı saçımıza benzemeyen, Arabistanlı Lawrence kılıklı bir adam Briyantinli saçları ve renkli gözleri ile altında etsiz bir sütçü beygiri, elinde yamuk bir kılıç, alacalı, veremli köy gariplerinden müteşekkil papaz elbiseli Urum ordularını doğruyordu. Bizim padişaha kafa tutan kahramanlarımız Fatihlerin, Yavuzların fedaisi bıyıksız şaklabanlara dönüşmüştü. Alnı secdeli, harama uçkur çözmeyen, peygamber aşığı yarı derviş kahramanlarımız artık Rum saraylarında aşk yaşamadık (!) dilber bırakmıyor, bir oturuşta bir testi şarap içiyor, elinden gelince de fazla değil yarım saatte, kırk beş dakikada İznikleri, Bursaları toplu kelimei şahadet törenleri ile Müslüman ediyordu. Tarkan’ımız bacağına dolanan uyuz bir itle, basit bir mağara adamı kıyafeti ile Adriyatik’ten Çin Seddi’ne dünyanın anasını ağlatıyordu. Keloğlan’ımız İstanbul varoşlarına yerleşip iş buluyor, yalı kızlarının peşinde topuk aşındırıyordu. Daha acısı bu milletin Kel Oğlanı porno film çeviriyor, İstanbullu boyalı dilberlerin koynunda tarihini sonlandırıyordu. Allah bize yine acı ki Nasreddin Hocaya banka kurdurup halka yüksek faizili kar payı verdirmedik, Hacıvat’ımızı, Karagöz’ümüzü namusundan edip Şişli ve Merter sokaklarına düşürmedik.
                Şükrümüz sadece bu kadar çünkü Modern kahırlar bütünü öyle bir oynadı ki bu masum dirayetimizle! Kahramanı maymunlaştırma süreci sadece Cüneyit ve Keloğlan filmlerinde kalsa karikatürize birer çarpık eser der bunu da aşardık. Zaman ilerleyip Batılı saygınlarımızın elimize tutuşturduğu vatanı, milleti, hukuku, parlementoyu, siyasi partileri, demokrasiyi suyu kandan ve hamaset dili salyalarından müteşekkil birer tarhanaya dönüştürüp kanmaz bir şekilde içerken bütün tanımlarımızı, hayatın zor yanlarına dair bütün tasarımlarımızı garabetlere dönüştürdük. Darbe darbe sindirdik tank paletindeki tepsilerde önümüze sunulan dikenli özgürlüğü, yeni yeni değerlerimiz oldu, yeni yeni yiğitlerimiz. Halden anlamaz, eli kanlı, her şeyi ile çarpık yiğitler! Köroğlu’nun, Zaloğlu’nun, Kiziroğlu’nun yaşasa peşlerine düşecekleri işkenceci, vatancı, milletçi, en büyük şerefleri insan doğramak, en büyük süsleri kan olan, İtalyan elbiseli, Amerikan cüzdanlı tipler! Yüzlerinde zerre nur olmayan, at hırsızından azcık hallice, eroinman bakışlarıyla artık gökdelenlerle bezenmiş şehirleri haraca kesen tipler. Nerede Bolu Beylerini devirmeye and içen Köroğulları, nerede uyuşturucu baronlarının, altın kolyeli pezevenklerin, kadın tüccarlarının yüzde üç beşleri ile ekmek yiyen, alınları secdeden değil el öpmekten aşınmış bu tipler. Halkın vatanını,  Allah’ın dinini, peygamberin misyonunu kimseye bırakmayan bu tipler! Evet, modern kahramanlarımızdan bahsediyorum. Yaklaşık on yıl önce yüreklerimizden yiğitliği taşırmış Deli Yüreklerimizden ve yıllardır kanallarımızın paylaşamadığı, yedi cihan dağlarına yiğitliğin resmini kazımış Polat Alemdar ve nursuz çetesinden ve türevlerinden.
                Uzun zamandır tarihin kahraman kavramını nasıl bu şekilde evrilttiğini düşünüyorum. Geçenlerde Japon bir tarihçi arkadaşım ile internet üzerinden bu konu hakkında konuşuryorken “Bizim Samuraylarımızın yerini Porno starları aldı” cümlesinin ardından konuya dair ilk düşüncelerim belirginleşti. Zaten kendi tarihimizde bir konunun flulaştığını, işaretlerin kaybolduğunu görünce Japon tarihçilerle konuşurum; onlarla özdeş çelişkilere sahibizdir çünkü. Modernizm iki toplumun onuruylada aynı şekilde oynamış, iki toplumu da aynı şekilde dönüştürmüştür. Onların yiğitleri Porno Starlara, Bizim yiğitlerimiz, Celalilerimiz de eli kanlı mafya babalarına dönüşmüş işte. Defterler açılsa başka neler çıkacak ama kısmet!               
                Peki toplumlar bu dönüşümü neden böylesine alışılmadık bir fanatiklikle benimsemişti? Ahlak vurgunu bu yığınların, Mevlana ve Yunus Emre’nin çocuklarının bu tiplere meyyalliği neredendi?
               
                Türkiye’de şehirleşme, büyük insan yığınlarının kentlere doluşması onların Modernlikle olan alakalarını kabalaştıran süreçti. Şehre gelmeleri ile tüm tarihsel benliklerinden sıyrıldıkları bir mecradaydılar ve bunun geri dönüşü olmayacaktı. Kültürleri, dinleri, inançları terk ettikleri yerelliğe dair birer nostaljik unsur olacaktı ve Keloğlanları, Köroğluları, Yunus Emreleri kent için ayrıksı, yabancı, kent için hiçbir şey ifade etmeyen balçıktan birer doneydi. Bu donelerin hiçbir özelliği şehirde para etmiyordu. Yiğitlik davasının ekmek davası yanında esamesinin bile okunmadığı bu ortamda kahraman ihtiyaçlarını Modern kültürü halka yayma aracı olan Medya karşılayacaktı. Sinema salonları ve aç gözlü prodüktörlerin görevini zamanla televizyon kanalları ve yapımcılar aldı.              
                Bu ihtiyaç önem olarak aslında yiyecek ve taşıt kadar önemli bir ihtiyaçtı çünkü eski köylü yeni şehirliler aşağılık komplekslerini bastırmak zorundalardı. Kendini bu tip adamların varlığı ile güçlü hissetmek, bilinçaltlarındaki kahramanlık güdüsüne bir kılıf bulmak zorundaydı. Muhayyilesindeki güç ve güçlü kavramlarının tanımı için hiç olmazsa görselleşecek kadar somut bir unsura muhtaçlardı çünkü artık edebiyat yapma, edebi eser oluşturma gibi bir yetenekleri, bir olanakları da kalmamıştı. Şehirde karşılaştığı canavar ruhuna ve bu ruhun tahakkümüne karşı çaresizliğin doğuracağı ahlaksızlığı haklı çıkaracak girift ilişkileri tanımlamaya muhtaçtı. Ahlak terk edilen yerele ait bir değer olduğu için ve artık kahramanın ahlaklı olması gibi bir gerekliliği kalmadığından onun içtimai mefkureci değerlere sadakati neo kahramanımıza ahlak olarak yetiyor artıyordu bile. Adil sıfatını hak etmesi için etrafındaki çakal sürüsünü doyurması ve zeki sayılabilmesi için de rakiplerini bir şekilde katakulliye getirip alt etmesi yeterliydi. Kahramanın “savunucu” imajı onu bir koruyucu melek seviyesine çıkarıyordu. Vatanı savunmak için yaptığı tek şey çetesi ile oraya buraya mermi yağdırmaktı, dini savunuyor ama alnı secdeye bir kez bile gelmiyor, üstüne üstlük açık saçık hatunlarla yatıp kalkıyordu ama olsun. Sorunlarını çözmek için şiddetten başka bir yol bilmese de ara sıra kitabın ortasından konuşması yetiyor, onu hikmetinden sual olmaz bir bilgeye çeviriyordu. Gayesine ulaşmak için kumarhane kralları ya da uyuşturucu baronları ile hep el eleydi ama olsun sonuçta vatanı, milleti, dini savunuyordu. Ve garibi ölmüyordu. Yıllar süren bölümler boyunca Ürdün ordusuna muadil miktarda adam öldürmüştü, binlerce çatışmaya girmiş, çetesinden onlarca şehit (!) vermişti ama kendisine bir tane mermi isabet etmiyordu. Yunan tanrısı gibi bir şeydi bu sinekkaydı adamlar. Toplumumuzda böylesi adamlar varken sırtımız yere gelir miydi? Yunan’dan, Ermeni’den neden korkacaktık ki? Uyuşturucu baronlarından, kumarhanecilerden, kaçakçılardan, pezevenklerden çekinmemize ne hacet… Aslanlarımızın kudreti bizi bir şekilde kötülüklerden koruyordu.
                Acı çok acı. Tarihimizin o aslan tavırlı yiğitlerini yerlerine bu adamları koyarak ihanet etmemeliydik. Kahramansız kalmak, tarihin kuytularında birer unutulmuş olarak onları bırakmak, yüz çevirmek ama yerlerine başkasını koymamak, en azından onların nezdinde adımızı haine çıkarmazdı. Kardeşlerim, Polat Alemdar ve türevleri Türkün Modernizmle imtihanının kanserli bilinçaltı. Üzerlerindeki takım elbise aklını kaçırmış, irfanını farelere yem etmiş koca bir millete giydirilmiş deli gömleği. Bu neo kahramanların hiçbir zaman ahlakı olmadı, hiçbir zaman mert bir yüzleri, kahraman bir tarihleri olmadı. Ellerine bir kere kalem almadılar, aldıklarında da pavyon şarkıcılarının bestelemeye tenezzül etmeyecekleri şiirler yazdılar. Nerede bir insan, nerede bir yücelik görseler kurt iştahlarıyla bu güzelliklerin üzerlerine atladılar. Ne İslam, ne insan, ne vatan mücadeleleri oldu. 6 7 Eylül olaylarında Rum kızların ırzına tasallut edip, kaçmaya çabalayan ailelerin bavullarını yağmaladılar… 6. Filoyu protesto edenlere bu gariban toplumun en hürmetli nidaları ile saldırdılar, Zalimliğin babası olan Amerikan Ordusuna karşı Karaköy kevaşelerinin gösterdiği dirayeti göstermediler. Bir tane cami yaptırma dernekleri olmadı, en namlı kumarhaneleri, en namlı hayali ihracat şirketlerini inşa ettiler. Maraş’ta, Çorum’da çoluk çocuğu doğrayanlar bunlardı, gecekondu mahallelerinde bahçelere dalan çocukların ellerine 14 lüleri tutuşturanlar bunlar… Prodüksiyondan olmayan tarihlerinde bir tane garibanın elinden tutmadılar, bir tane mazlumun ekmek veren eli olmadılar. Ne halkçıydılar, ne ulusçuydular, ne de İslamcı. Konu mahallede göz koydukları kız olduğunda halkçı oluyorlardı. Birkaç esnaf haraç vermeyi reddettiğinde Anti Moskof ve ara ara, cumadan cumaya da Müslümanlıkları tutuyordu. Bu zavallı bozkırlıların basit bir siyasi görüşü bile olmadı, olamadı, üretemediler.
                Şimdi, bir de utanmadan, kendi ülkelerini kan gölüne dönüştüren bu kara suratlılar Global kahramanlığa soyundular, İslam beldelerinde erkeklik gösterilerine giriştiler. Güya Irak’ı, Filistin’i kurtardı Polatlarımız, aslanlarımız. Tarihimizin en modern, en kokuşmuş “Cenk Hikayeleri” bunların çektikleri filmler oldu. Erkekliğimizi, zalime düşmanlık bilincimizi bilediğimiz o hikâyelerin yerinde, hiçbir tarihi mesnedi olmayan, olmamış, olmayacak ama bizlere olmuştan beter bir gerçeklikle sunulan sanallıklarla bu sefer zalime olan hıncımızı bilediler. Irakta, Amerikan askerleri kız kardeşlerimizle annelerimizle adaş onlarca kadını canlı yayında kirletti, bunlar koşa koşa alnımızdaki bu lekeyi bomba efektleriyle, oraya buraya zıplayan nursuz figüranlarla kazıdı. İsrail’de adaşımız onlarca insan her gün vahşice katlediliyor, insanlığımızı simgelesinler diye denizlere revan ettiğimiz gemilere dünyanın en profesyonel saldırısı gerçekleşti, gazeteci fotoğrafçı ağabeylerimiz öldü, tam hınçlanıyoruz derken sayın abimiz koşa koşa İsrail kışlalarını bastı. Normalde onlara hizmet için yaratılmış bu süfli timsahlar, asla ve kat’a yanına yanaşamayacakları İsrailli subayları sözüm ona alt edip gönlümüzü ferahlattılar. Şimdi en güncel görevleri dünyanın o en güzel, en yaşanılası ülkesi Suriye’de kahramanlıklarını (!) gösteriyorlar. Gün gelecek “Bolu Beylerine” sadakat adına gösterilen mazlum hedefe karşı başka bir karton yiğitlik, sanal erkeklik gösterecekler. Kahramanlık dediğimiz şeyin ahir zaman çarkları arasında dağılacak, adalete muhtaç, erliğe tutkun o bizi biz yapan tüm bozkırlılığımızı üç tane hainin elinde maymun edeceğiz. Ağaları, Amerikaları, Siyonistleri, Liboşları, Merkez Sağcıları, insanlık defterlerinde ne kadar pislik varsa bu sanal kahramanlıklarla insan derisinden sayfaları temize çekecekler. Kaldırım köşelerine kestane kabuğu birkaç yiğit F tiplerinde, kahvelerde, kurtlu kitapevlerinde olmayacak geleceklerin hayalleriyle kızgınken kimileri utanacak, kimileri de ellerinde çay buharından sararmış birer kumanda bu utançlarla övünecek. Bizim de bu utançla övünmemiz lazım aslında, kafaları fazla kurcalamak boş. Hz. Aliler, Köroğulları, şunlar bunlar basit birer ölü şimdi. Irzı kirletilen kızlarımız esmer tenli birer şişme kadın, Irak’ımız, Suriye’miz aslında bize varlığı inandırılmış birer masal şehri. Ölen yiğitlerimiz odundan, sömürülen kaynaklarımız ottan çöpten başka bir şey değil. Bir gün nükleer namlular bize dönerse de kafaya takmamak gerek. Cüneyit’le Polat’ı birbirlerine monte eder, dünyanın en güçlü ordusunu oluşturur, Cümle Cahanın anasını ağlatırız! Gazavatnamelerimiz gavatnamelere dönüşmüştür ama hayat; bedelsiz bir şey yok şu yalan dünyada…

SU GİBİ AZİZ......










Wednesday, November 28, 2012

İMAM ALİ HAKKINDA HADİSLER



1- Hz. Resulullah (saa) Hz. Ali’nin kolundan tutarak şöyle buyurmuştur: “Bu sadıkların imamı, kafirlerin katilidir. Ona yardımcı olana yardım olunur, ondan yardımı esirgeyenden yardım esirgenir.”(1)
2- Hz. Resulullah (saa) şöyle buyurmuştur: “Ali hakkında bana üç şey vahiy olundu; Ali, Müslümanlar’ın efendisi, muttakilerin imamı ve beyaz yüzlülerin komutanıdır.”(2)
3- Hz. Resulullah Hz. Ali’ye hitaben şöyle buyurmuştur: “Müslümanlar’ın efendisi, muttakilerin imamı hoş geldin.”(3)
4- Hz. Resulullah (saa) şöyle buyurmuştur: “Bu kapıdan ilk girecek kişi, muttakilerin imamı, Müslümanlar’ın efendisi, dinin önderi, vasilerin sonuncusu ve beyaz yüzlülerin komutanıdır.” Hazret sözünü bitirir bitirmez kapıdan Hz. Ali içeri girer. Bunun üzerine, Hazret sevinçle ayağa kalkarak, Hz. Ali’nin boynuna sarılır ve şöyle der: “Benim tarafımdan sen emanetleri vereceksin, benim sesimi sen onlara duyuracaksın ve benden sonra ihtilafa düştükleri konularda hakikati sen onlara izah edeceksin.”(4)
5- Hz. Resulullah (saa) Hz. Ali’ye işaret ederek şöyle buyurmuştur: “Bu, bana ilk iman eden ve kıyamet günü ilk benimle tokalaşacak olandır. Bu, en büyük sıddıktır. Bu, ümmetin Faruk’udur. Hak ile batılı birbirinden ayırır ve bu mü’minlerin önderidir.”(5)
6- Hz. Resulullah (saa) ensâra şöyle buyurmuştur: “Ey ensâr cemaatı! Size, kendisine tutunduğunuz taktirde, hiçbir zaman yolunuzu şaşırmayacağınız birini tavsiye edeyim mi? O Ali’dir. Onu beni sevdiğiniz gibi sevin. Bana verdiğiniz değeri ona da verin. Benim size dediğimi, Cebrail, Allah Azze ve Celle tarafından bana emretmiştir.”(6)
7- Hz. Resulullah (saa) şöyle buyurmuştur: “İlmin şehri benim, kapısı ise Ali’dir. İlmi arzulayan varsa kapıya gelsin.”(7)
8- Hz. Resulullah (saa) şöyle buyurmuştur: “Ali, ilmimin kapısıdır, risaletimin içeriğini o benden sonra ümmetime açıklayacaktır. Onu sevmek iman, ona buğzetmek ise nifaktır.”( 8 )
9- Hz. Resulullah (saa) şöyle buyurmuştur: “Ali bin Ebu Talib Hıtte kapısıdır, o kapıdan giren mü’min, çıkan ise kafir olur.”(9)
10- Hz. Resulullah (saa) şöyle buyurmuştur: “Ali’nin bana olan menzileti, benim Allah’a olan menziletim gibidir.”(10)
11- Hz. Resulullah (saa) Vedâ Haccı sırasında Arafe günü şöyle buyurmuştur: “Ali benden, ben de Ali’denim, benim tarafımdan ancak ben veya Ali mesaj ulaştırabilir…”(11)
12- Hz. Resulullah (saa) şöyle buyurmuştur: “Bana itaat eden Allah’a itaat etmiştir, bana isyan eden ise Allah’a isyan etmiş olur. Ali’ye itaat eden bana itaat etmiştir, ona isyan eden ise bana isyan etmiş olur.”(12)
13- Hz. Resulullah (saa) şöyle buyurmuştur: “Ey Ali! Sen dünyada da efendisin, ahirette de. Senin dostun benim dostumdur, benim dostum ise Allah’ın dostudur. Senin düşmanın benim düşmanımdır, benim düşmanım ise Allah’ın düşmanıdır. Benden sonra sana düşman olana yazıklar olsun.”(13)
14- Hz. Resulullah (saa) şöyle buyurmuştur: “Bana iman edip inananlara, Ali bin Ebu Talib’in velayetini kabul etmesini tavsiye ederim. Onun velayetini kabul eden, benim velayetimi kabul etmiş olur. Onu seven beni, beni seven de Allah’ı sevmiş olur. Ona buğzeden bana, bana buğzeden ise Allah’a buğzetmiş olur.”(14)
15- Hz. Resulullah (saa) şöyle buyurmuştur: “Kim benim gibi yaşayıp, benim gibi ölmeyi ve bana Allah’ın va’dettiği ebedi cennete gitmeyi istiyorsa, Ali ve ondan sonraki zürriyetini kendine veli edinsin. Çünkü hiçbir zaman onlar sizi hidayet kapısından çıkarıp dalalet kapısına yöneltmezler.”(15)
16- Hz. Resulullah (saa) şöyle buyurmuştur: “Kim benim hayatımı yaşayıp, benim ölümüm gibi ölmeyi istiyor ve Rabbimin diktiği cennette mesken edinmeyi arzu ediyorsa, benden sonra kendine veli olarak Ali’yi seçsin, ona sadık kalanlara sadık kalsın. Benden sonra Ehl-i Beyt’ime uysun, onları kendine örnek alsın. Çünkü onlar benim soyumdurlar, benim tıynetimden yaratılmışlar ve benim ilim ve kavrayışımı kazanmışlardır. Ümmetimden onların faziletini yalanlayanlara, onlarla bağımı kesenlere yazıklar olsun. Allah onlara şefaatimi nasip etmesin.”(16)
17- Hz. Resulullah (saa) Ammar bin Yasir’e hitaben şöyle buyurmuştur: “Ey Ammar! Eğer Ali’nin bir vadiye, diğer insanların ise başka bir vadiye girdiğini görürsen, Ali’nin girdiği vadiye gir. Çünkü o seni sapıklığa sevk etmez ve hidayetten de çıkarmaz.”(17)
18- Hz. Resulullah (saa) şöyle buyurmuştur: “Ben uyarıcıyım, Ali ise hidayetçidir. Ey Ali! Benden sonra seninle hidayet arayanlar hidayet bulacaklardır.”(18)
19- Hz. Resulullah (saa) şöyle buyurmuştur: “Kim Nuh’un azmini, Adem’in ilmini, İbrahim’in hilmini, Musa’nın zekasını ve İsa’nın zühdünü görmek isterse, Ali bin Ebu Talib’e baksın.”(19)
20- Hz. Resulullah (saa) Hz. Ali’ye şöyle buyurmuştur: “Benden sonra ümmetin kahrına uğrayacaksın, ancak sen benim şeriatım üzere yaşayacaksın ve sünnetim üzere öldürüleceksin. Seni seven beni sevmiştir, sana buğzeden bana buğzetmiştir. Bir gün gelecek ki, şu sakalın başının kanıyla boyanacaktır.”(20)
21- Hz. Resulullah (saa) şöyle buyurmuştur: “Ey Ali! Senin yedi tane özelliğin var ki, bunlarda hiçbir kimse sana yetişemez. Sen insanların Allah’a ilk iman edenisin, Allah’ın ahdine en vefalısısın, Allah’ın emirlerine riayet hususunda en istikametlisisin. Sen halka karşı insanların en şefkatlisisin, insanlar arasında hakkı en eşit şekilde taksim edenisin. Sen insanların hakikati en çok bilenisin ve sen insanlar arasında en üstün fazilet sahibisin.”(21)
22- Hz. Resulullah (saa) şöyle buyurmuştur: “Ey insanlar! Fazilet, şeref ve velayet Resulullah ve zürriyetine mahsustur, sakın batıl yollara sapmayın.“(22)
23- Hz. Resulullah (saa) şöyle buyurmuştur: “Ümmetimin her nesli içerisinde Ehl-i Beyt’imden bu dinden sapıkların tahriflerini, batıl şeyler peşinde koşanların uydurmalarını ve cahillerin te’villerini önleyen bir grup adil kimseler buluna gelecektir. Bilin ki, önderleriniz sizin tarafınızdan Allah’a gönderilen elçilerinizdir. Bakınız, kimleri elçi olarak gönderiyorsunuz.”(23)
24- Hz. Resulullah (saa) şöyle buyurmuştur: “Ehl-i Beyt’imin yeri, vücudunuzdaki baş, başınızdaki gözlerin yeri olsun. Elbetti ki baş, gözlerin yardımıyla yolunu belirleyebilir.”(24)
25- Hz. Resulullah (saa) şöyle buyurmuştur: “Biz Ehl-i Beyt’in sevgisine sarılın. Çünkü Allah’ın huzuruna bizi severek çıkan kimse, bizim şefaatimizle cennete gider. Nefsimin elinde olduğu Allah’a and olsun ki, bizim hakkımızı tanımadıktan sonra hiçbir kulun ameli kendine bir fayda sağlamayacaktır.“(25)
26- Hz. Resulullah (saa) şöyle buyurmuştur: “Âl-i Muhammed’i tanımak cehennemden kurtuluştur; Âl-i Muhammed’i sevmek sırat köprüsünden geçiştir; Âl-i Muhammed’in velayetini kabul etmek azaptan emanda olmaktır.”(26)
27- Hz. Resulullah (saa) şöyle buyurmuştur: “Kıyamet günü olunca, kul bir adım atmadan dört şeyden sorgulanacaktır: Ömrünü nasıl tükettiğinden, bedenini nerede eksilttiğinden, malını nereden kazanıp nerede harcadığından ve biz Ehl-i Beyt’in sevgisinden.“(27)
28- Hz. Resulullah (saa) şöyle buyurmuştur: “Bir kişi, Beyt-ül Haram’da Rükun ile Makam arasında devamlı namaz kılıp oruç tutsa dahi, Âl-i Muhammed’e kin duyduğu taktirde mutlaka cehenneme gidecektir.”(28)
29- Hz. Resulullah (saa) şöyle buyurmuştur: “Kim Âl-i Muhammed’in sevgisi üzere ölürse, şehid sayılır. Kim Âl-i Muhammed’in sevgisi üzere ölürse, günahı bağışlanır. Kim Âl-i Muhammed’in sevgisi üzere ölürse, tevbekar olarak ölmüş olur. Kim Âl-i Muhammed’in sevgisi üzere ölürse, imanı kamil mü’min olarak ölmüş olur. Kim Âl-i Muhammed’in sevgisi üzere ölmüş olursa, ölüm meleği ve sonra da Nekir ve Münkir onu cennetle müjdeler. Kim Âl-i Muhammed’in sevgisi üzere ölmüş olursa, gelinin törenle kocasının evine götürüldüğü gibi cennete törenle götürülür. Kim Âl-i Muhammed’in sevgisi üzere ölmüş olursa, mezarından cennete iki kapı açılır. Kim Âl-i Muhammed’in sevgisi üzere ölmüş olursa, Allah onun mezarını rahmet meleklerinin ziyaretgahı kılar. Kim Âl-i Muhammed’in sevgisi üzere ölmüş olursa, sünnet ve cemaat üzere ölmüş olur. Kim de Âl-i Muhammed’in buğzu üzere ölmüş olursa, kıyamet günü alnına Allah’ın rahmetinden ümit kesmiş yazılmış olarak gelir….”(29)
30- Hz. Resulullah (saa) şöyle buyurmuştur: “Biz Ehl-i Beyt’i ancak mü’min ve muttaki olan sever; ve bize ancak münafık ve şaki olan kin besler.”(30)
Bu hadisleri daha da çoğaltmak mümkündür. Biz onların tamamını Ehl-i Sünnet kardeşlerimizin kaynaklarından naklettik. Dolayısıyla, “bu hadisler onların kaynaklarında bulunan hadislerdir” biz onlara itibar etmeyiz demeleri de mümkün değildir.
İşte bu hadislerdir ki, İslam tarihinin büyük şairlerini de Ehl-i Beyt hakkında şiirler ve beyitler yazmaya itmiştir.
Ünlü şair Farazdak Hz. İmam Zeyn-ül Abidin (a.s)’ı methederken bir şiirinde şöyle diyor: “O öyle bir ailedendir ki, sevgileri din ve buğzedilmeleri ise kafirliktir. Onlara yakın olmak ise, kurtarıcı ve koruyucudur. Eğer takva ehli sayılırsa, onlar onların imamları sayılır. Yahut “Yer ehlinin en hayırlıları kimdir?” denilirse, “Onlardır” denilir.”(31)
Şimdi soruyoruz: Acaba bütün bu hadisleri Hz. Resulullah’ın kendi duygusallığına dayanarak başta Hz. Ali olmak üzere, en yakın akrabaları olan Ehl-i Beyti’ni himaye etmek ve onlara hak etmedikleri bir özellikleri yakıştırarak, onların çıkarlarını korumak için buyurduğu söylenebilir mi?! Böyle bir şeyi Hz. Resulullah’a isnat etmek insanı imandan çıkarmaz mı? Allah Teala, Hz. Resulullah’ın (saa) kendi yanından hiçbir şey söylemediğini ve ne buyurduysa, ona vahiy olunduğunu bildirmiyor mu?(32)
Acaba, Hz. Resulullah, Hz. Ali ve Ehl-i Beyt’ini kendi konumuna koyması ve her açıdan onları kendisiyle birlikte değerlendirmesi, ümmete Hz. Ali ve Ehl-i Beyt’inin özel bir mevkie sahip olduklarını ve kendinden sonra Ehl-i Beyt’ine itaat edilmesi gerektiğini anlatmakta yeterli değil mi?
Haşa Hz. Resulullah’ın (saa) böyle bir duygusallık yaptığı farz edilse bile, Allah Teala hakkında böyle bir şey söylemek doğru olur mu?! Allah Teala Kur’an-ı Kerim’de Peygamber’ine risalet ücreti olarak Ehl-i Beyt’in sevgisini açıklamasını farz kılmıyor mu?(33) Allah da mı birilerinin yandaşlığını yapar?!
Bütün bu üzerinde durmalar, onların özel mevkie sahip olduklarını ve kimsenin onlardan öne geçmeye hakkı olmadığını göstermiyor mu?
İşte bunun içindir ki, haklı olarak Hz. Ali (a.s) kendileri haklarında şöyle buyuruyorlar: “Ben ve soyumun pak ve hayırlı kişileri, küçük yaşta iken insanların en uysalı, büyüdükten sonra da en alimleriyiz. Bizimle Allah yalanı defeder, bizimle kuduz köpeğin dişlerini kırar, bizimle sizlerin zorluklarını giderir, bizimle boynunuzdaki düğümü çözür. Cenab-ı Allah bizimle başlatır ve bizimle sona erdirir.”(34)
Biz kendi yanımızdan Ehl-i Beyt’i seçmiyoruz. Biz Allah ve Resulü Ehl-i Beyt’i seçip diğerlerinden üstün kıldığı için, onları seçip diğerlerinden üstün tutuyoruz.
Ehl-i Beyt’in fazlı ve üstünlüğü için bu kadarı yeter ki, bizzat Kur’an-ı Kerim’de bütün ümmet, kim olursa olsun, ister bir, ister on nur sahibi olsun namazda Ehl-i Beyt’e salavat getirmekle yükümlü kılınmış ve Ehl-i Beyt’e salavat getirilmeden kıldığı namazının dahi, batıl olduğu belirtilmiştir.
İşte bunun içindir ki, Şafii mezhebinin imamı İbn-i İdris şöyle demiştir: “Ey Resulullah’ın Ehl-i Beyt’i! Sizi sevmek farzdır. Allah bunu Kur’an’da nazil etmiştir. Sizin şanınızın büyüklüğü için bu kadarı yeter ki, kim size salavat getirmezse, onun namazı yoktur.” (35)
Evet bizler bu işaret ettiğimiz ayet ve hadisler ve benzerleri gereği Ehl-i Beyt’in imamet ve velayetine inanıyoruz.
Biz, Ehl-i Beyt’e itaatin, bütün ümmete, kim olursa olsun farz olduğuna inanıyoruz.
Biz, Allah’ın emri gereği Hz. Resulullah’ın emirleri karşısında teslim olup başımız üstüne deriz.
Biz, Hz. Resulullah’ın (saa) ümmetine en son sözünü söylemek üzere hasta yatağında: “Bana bir kalem ve levha verin size öyle bir şey yazdırayım ki, benden sonra asla sapmayasınız” buyurduğunda; “Bırakın bu kişiyi, ona hastalığı galebe çalmış, sayıklıyor. Allah’ın kitabı bizim aramızdadır o bize yeter”(36) diyecek kadar ona karşı cüretkar olmadık ve olmayız da. (37)
Biz onları kendi hallerine bırakıp; hem Allah’ın kitabına hem de Resulü’ne: “Siz ne buyuruyorsanız, onun Allah’tan olduğuna inanıyoruz ve siz ne buyuruyorsanız, başımız gözümüz üzerine itaat ederiz” diyoruz.
Sonra, Hz. Ali (a.s)’ın velayet ve hilafeti hakkında inen ayetler ve İslam Peygamberi’nin (saa) buyrukları söz konusu olmazsa bile, acaba ümmet arasında hilafet makamına seçilecek birinin, ilim, takva, cesaret, mertlik ve diğer imtiyazlar üstünlüğü esasına tabi tutulması gerekmez miydi?! Dost ve düşmanı tarafından, ashap içerisinde her yönden üstün olduğu itiraf edilen, Hz. Ali gibi bir ilim kapısına gidilmeyip de diğer kapıların çalınmasındaki gaye neydi?!
Şu bir gerçektir ki, Hz. Ali (a.s)’ın her yöndeki üstünlüğü, Hazret’in hilafet ve önderliğine apaçık ayrı bir delildir.
Hz. Ali (a.s)’ın peygamberimizden sonra ashabın en üstünü olmasına dair haddinden fazla hadisler nakledilmiştir. O Hazret’in üstünlüğünü ve faziletini anlatmak bizlerin gücünün dışında olan bir husustur.
Ancak önce naklettiğimiz ayet ve hadislere ilaveten şu hadisler de bu konuyu gözler önüne sermektedir: “Ey Ümmü Seleme! Bil ve şahid ol ki, Ali mü’minlerin efendisidir.” (38)
“Ali Kur’an’la, Kur’an da Ali iledir. Bu ikisi Kevser’in yanında bana varıncaya kadar bir birinden ayrılmazlar. (39)
“Ali hakla ve hak da Ali’yledir.” (40)
“Çok geçmeden benden sonra bir fitne kopacaktır. İşte o zaman Ali’den ayrılmayınız. Çünkü bana ilk iman eden odur ve kıyamette de benimle ilk görüşenlerden olacaktır. O ümmet arasında Faruk’tur. (hakla batılı bir birinden ayırandır) ve O en büyük sıddıktır.” (41)
Ahmet bin Hanbel şöyle diyor: “Peygamber (s.a.a)’in ashabı içerisinde hiç birinin fazileti, Hz. Ali’nin faziletine ulaşamaz.” (42)
İbn-i Ebu-l Hadid şöyle diyor: “Hz. Ali’nin hilafete evla ve layık olması onun efdaliyyeti hasebiyledir. Çünkü Hz. Ali (a.s) Hz. Resul (s.a.a)’den sonra insanların en üstünü ve hilafet makamına en layık olanı idi.” (43)
Ammar bin Yasir Peygamber-i Ekrem (s.a.a)’den naklen şöyle diyor: “Hz. Resul (s.a.a) şöyle buyurdu: “Ali’nin yüzüne bakmak ve onu anlamak ibadettir. İmanın geçerliliği onun velayetini kabul etmek ve düşmanlarından uzak olmakla sağlanır.”
İbn-i Ebu-l Hadid, “Şerh-i Nehc-ül Belağa” kitabında imam Şafii’den naklen şöyle yazıyor: “İmam Şafii’ye Hz. Ali’nin faziletinden sorulduğunda şöyle cevap verdi: “Ne diyebilirim, öyle birinin hakkında ki, düşmanları haset ve düşmanlıkları yüzünden faziletlerini hasır altı ettiler, dostları ise, takiyye ve (Ehl-i Beyt) düşmanlarının korkusundan faziletlerini açığa vuramadılar. Her iki hususa rağmen, yine de o Hazret’in doğu ve batı arasını dolduracak kadar faziletleri ortaya çıktı.”
Hz. Ali’nin İslam Peygamberi’nden (s.a.a) sonra hilafet makamına herkesten evla ve layık olmasının bir diğer delili de birinci ve ikinci halifenin ilmi ve siyasi müşküllerinde Hz. Ali’ye baş vurmalarıdır.
İkinci halife Ömer bin Hattab’ın, ilmi ve siyasi çıkmazlarından dolayı, defalarca; “Ali olmasaydı, Ömer helak olurdu” dediği, Ehl-i Beyt ve Ehl-i Sünnet kitaplarında kaydedilmiştir.
Birinci halife de minberin üzerindeyken halka hitaben: “Benim peşimi bırakın, Ali sizin içerinizdeyken, sizin üstününüz değilim” demekle Hz. Ali’nin üstünlüğünü ve hilafete layıklığını itiraf etmiştir.
Büyük Ehl-i Sünnet alimlerinden Halil bin Ahmet El-Basri şöyle diyor: “Herkesin ona (Ali’ye) muhtaç olması ve onun, hiç kimseye muhtaç olmaması, o Hazret’in herkesin önder ve imamı olmasının delilidir.”
________________________________
Kaynakça:
1- Müstedrek-üs Sahiheyn c. 3 s. 129, Kenz-ül Ümmal c. 6 s. 153 hadis no: 2527, Menakıb-i Ali bin Ebu Talib İbn-i Meğazili Şafii’nin s. 84, Menakıb-i Harezmi Hanefi’nin s. 111, Tarih-i Dimeşk Ali bin Ebu Talib bölümü c. 2 s. 476 hadis no: 996, 997, Yenabi-ül Meveddet s. 72, 185, 234, 250, Mizan-ül İtidal c. 1 s. 110 vs.
2- Müstedrek-üs Sahiheyn c. 3 s. 138, Kenz-ül Ümmal c. 6 s. 157 hadis no: 2628, Mucem-üs Sağir Teberani’nin c. 2 s. 88, Menakıb-i Ali bin Ebu Talib İbn-i Meğazili Şafii’nin s. 65 Mecme-üz Zevaid c. 9 s. 121, Üsd-ül Ğabe c. 1 s. 69, c. 3 s. 116, Tarih-i Dimeşk Ali bin Ebu Talib bölümü c. 2 s. 257 vs.
3- Kenz-ül Ümmal c. 6 s. 157 hadis no: 2627, Şerh-i Nehc-ül Belağa İbn-i Hadid’in c. 2 s. 450, Hilyet-ül Evliya İbn-i Naim c. 1 s. 66, Yenabi-ül Meveddet Kunduzi Hanefi’nin s. 181, 313, vs.
4- Şerh-i Nehc-ül Belağa c. 2 s. 450, Hilyet-ül Evliya c. 1 s. 63, Menakıb-i Harezmi s. 42, Metalib-üs Sual İbn-i Talha Şafii’nin c. 1 s. 60, El-Mizan Zehebi’nin c. 1 s. 64, Tarih-i Dimeşk İbn-i Asakir Şafii’nin Ali bin Ebu Talib bölümü c. 2 s. 487 vs.
5- Kenz-ül Ümmal c. 6 s. 156 hadis no: 2608, Mecme-üz Zevaid c. 9 s. 102, Kifayet-üt Talib Genci Şafii’nin s. 187, Tarih-i Dimeşk c. 1 s. 87, Ali bin Ebu Talib bölümü, Üsd-ül Ğabe c. 5 s. 287 vs.
6- Kenz-ül Ümmal c. 6 s. 157 hadis no: 2625, Şerh-i Nehc-ül Belağa İbn-i Ebu-l Hadid’in c. 2 s. 450, Hilyet-ül Evliya Ebu Naim’in c. 1 s. 63, Mecme-üz Zevaid c. 9 s. 132, Kifayet-üt Talib Genci Şafii’nin s. 210, Yenabi-ül Meveddet Kunduzi Hanefi’nin s. 313 vs.
7- Cami-üs Sağir Suyuti’nin s. 107, Müstedrek-üs Sahiheyn c. 3 s. 226, Tarih-i Dimeşk Ali bin Ebu Talib bölümü c. 2 s. 464, Şevahit-üt Tenzil Haskani Hanefi’nin c. 1 s. 334, Üsd-ül Ğabe c. 4 s. 22, vs.
8- Kenz-ül Ümmal c. 6 s. 156
9- Kenz-ül Ümmal c. 6 s. 153, Yenabi-ül Meveddet s. 185, 247, Cami-üs Sağir Suyuti’nin c. 2 s. 56 vs.
10- Sevaik-ül Muhrika s. 106, Zehair-ül Ukba s. 64, Riyaz-ün Nezre c. 2 s. 215
11- Hz. Resulullah bu tabiri Beraat Sûresi’nin nazil olup Ebu Bekri onu Mekke müşriklerine iblağ etmekle görevlendirdiği sırada buyurmuştur. Hazret’in bu görevlendirmesinden sonra Allah Teala tarafından Ebu Bekri geri çağırması ve bu görevi Ali’nin yapması gerektiğine dair emir gelmiş ve Hz. Resulullah Ali (as.)’ı göndererek Ebu Bekri geri çağırtmıştır. Bu olayın tafsilatı bütün hadis ve tarih kaynaklarında yer almıştır. Örnek olarak bakınız: Sünen-i İbn-i Mace c. S. 92, Kenz-ül Ümmal c. 6 s. 153, hadis no: 2531, Müsned-i Ahmet bin Hanbel c. 1 s. 151, Sahih-i Tirmizi c. 5 s. 300 hadis no: 3803 vs.
12- Müstedrek-üs Sahiheyn c. 3 s. 121, Tarih-i Dimeşk Ali bin Ebu Talib bölümü c. 2 s. 268, Riyaz-ün Nezre c. 2 s. 220, Yenabi-ül Meveddet s. 205 vs.
13- Müstedrek-üs Sahiheyn c. 3 s. 128, Menakıb-i Harezmi s. 234, Nur-ül ebsar Şeblenci s. 73, El-Mizan Zehebi’nin c. 2 s. 613 vs.
14- Tarih-i Dimeşk Ali bin Ebu Talib bölümü c. 2 s. 93, Menakıb-i Ali bin Ebu Talib İbn-i Meğazili Şafii’nin s. 230, Mecme-üz Zevaid c. 9 s. 108, Kenz-ül Ümmal c. 6 s. 154 vs.
15- Kenz-ül Ümmal c. 6. S. 155 hadis no: 2578, c. 3 s. 128, Yenabi-ül Meveddet s. 149, 150, El- İsabet İbn-i Hacer El Askalani Şafii’nin c. 1 s. 541 vs.
16- Kenz-ül Ümmal c. 6 s. 217, hadis no: 3819, Hilyet-ül Evliya c. 1 s. 86, Kifayet-üt Talib Genci Şafii’nin s. 214, Mecme-üz Zevaid c. 9 s. 108, Yenabi-ül Meveddet s. 126, 313 vs.
17- Kenz-ül Ümmal c. 6 s. 156, Tarih-i Dimeşk Ali bin ebu Talib bölümü c. 3 s. 170 hadis no: 1207, El-Menakıb Harezmi’nin s. 57
18- Kenz-ül Ümmal c. 6 s. 157 9 hadis no: 2631, Yenabi-ül Meveddet s. 99, Tarih-i Dimeşk Ali bin Ebu Talib bölümü c. 2 s. 417, Feraid-üs Simteyn c. 1 s. 148, Şevahit-üt Tenzil Haskani’nin c. 1 s. 293 vs.
19- Şerh-i Nehc-ül Belağa İbn-i Ebu-l Hadid c. 9 s. 168, c. 2 s. 449, Tefsir-ül Kebir Fahri Razi’nin c. 2 s. 288, El-Yevakit vel Cevahir Şe’rani’nin s. 172, Yenabi-ül Meveddet Kunduzi’nin s. 214, 212, Tarih-i Dimeşk Ali bin Ebu Talib’in bölümü c. 2 s. 280, hadis no: 804, Şevahit-üt Tenzil Haskani’nin c. 1 s. 78, El Menakıb Harezmi’nin s.220 vs.
20- Müstedrek-üs Sahiheyn c. 3 s. 147, Kenz-ül Ümmal c. 6 s. 157
21- Hilyet-ül Evliye Ebu Naim’in c. 1 s. 66, Metalib-üs Sual c. 1 s. 95
22- Sevaik-ül Muhrika s. 105, Yenabi-ül Meveddet s. 169, 307, Nazmi Dürer-üs Simteyn Zendi Hanefi’nin s. 207, 208
23- Sevaik-ül Muhrika s. 90, Yenabi-ül Meveddet s. 191, 271 Zehair-ül Ukba Muhibbin Taberi Şafii’nin 17
24- Eş-Şeref-ül Müabbed Yusuf Nebhani’nin s. 31, Mecme-üz Zevaid c. 9 s. 172, El-Fusül-ül Mühimme İbn-i Sabbağ Maliki’nin s. 8 ve İsaf-ür Rağibin Nur-ül Ebsar hamişinde basılmıştır s. 110
25- Sevaik-ül Muhrika s. 138, Yenabi-ül Meveddet s. 246, 272, 303, 304, Mecme-üz Zevaid c. 9 s. 172, İhya-ül Meyyit Suyuti Şafii’nin s. 111 vs.
26- El- İthaf-bi Hubbi-l Eşraf Şebravi Şafii’nin s. 4 , Yenabi-ül Meveddet s. 22, 241, 163, 370 ve Feraid-üs Simteyn c. 2 s. 257
27- Menakıb-i Ali bin Ebu Talib İbn-i Meğazili’nin s. 119, Yenabi-ül Meveddet s. 113, 170,271, Tarih-i Dimeşk Ali bin Ebu Talib bölümü c. 2 s. 159 vs.
28- Müstedrek-üs Sahiheyn c. 3 s. 149, Sevaik-ül Muhrika s. 172, Zehair-ül Ukba Taberi Şafii’nin s. 18, Yenabi-ül Meveddet s. 192, 277, 305 vs.
29- Tefsir-ül Keşşaf c. 4 s. 220, 221, Nur-ül ebsar Şeblenci’nin s. 104, 105, Tefsir-ül Kebir Fahri Razi’nin c. 7 s. 405, Tefsir-üs Salebi Meveddet ayetinin tefsiri bölümü vs.
30- Zehair-ül Ukba Taberi Şafii’nin s. 18, Yenabi-ül Meveddet s. 192, 304, 397, Sevaik-ül Muhrika s. 103 vs.
31- Divan-ül Farazdak c. 2 s. 180
32- Necm: 53
33- Meveddet ayetine işaret edilmektedir. Allah Teala Şurâ sûresinin 23. ayetinde şöyle buyuruyor: “…De ki: Ben akrabalara sevgiden başka, bu görevime karşı bir ücret istemiyorum.” İbn-i Abbas şöyle rivayet eder: “Bu ayet nazil olduğunda ashap: “Ey Resulullah! Bize sevgileri farz kılınan yakınların kimlerdir?” diye sordular. Hazret şu cevabı verdi: “Ali, Fatime ve iki oğullarıdır.” Bkz. Tefsir-i İbn-i Kesir c. 4 s. 112, Tefsir_ül Keşşaf c. 3 s. 402, Tefsir-ül Kurtubi c. 16 s. 22, Feth-ül Kadir c. 4 s. 537, Dürr-ül Mensur c. 6 s. 7 vs.
34- Kenz-ül Ümmal c. 6 s. 396, Müstedrek-üs Sahiheyn c. 1 s. 269, Sevaik-ül Muhrika s. 78 vs.
35- Sevaik-ül Muhrika s. 146, Yenabi-ül Meveddet s. 259, Nur-ül Ebsar s. 105, Eş- Şeref-ül Muabbed s. 99 vs. İbn-i İdris Eş- Şafii bu fetvayı Allah Teala’nın “Şüphesiz Allah ve melekleri, Peygamber’e rahmet indirirler. Ey iman edenler! Siz de ona salavat getirip rahmet gönderin ve ona selam verin” (Ahzab/56) ayeti gereği vermiştir. Zira bu ayet indiği sırada ashap Hazret’e: “Ey Resulullah! Sana selam vermeğe gelince bunu biliyoruz. Sana rahmet göndermek nasıl olur?” diye sormuşlar. Hazret ise şu cevabı vermiştir: “Allah’ım! Muhammed’e ve Ehl-i Beyt’ine rahmet gönder. Doğrusu sen övgü ve azamet sahibisin. Nitekim, İbrahim ve İbrahim’in Ehl-i Beyt’ine rahmet gönderdin. Allah’ım! Muhammed’e ve Ehl-i Beyt’ine bereketini gönder. Nitekim İbrahim ve Ehl-i Beyt’ine bereketini gönderdin. Doğrusu sen övgü ve azamet sahibisin” deyin.” Bkz. Sahih-i Buhari c. 6 s. 27, hadis no: 2119, 31,19, 4423, 4424, 5880, 5881, Sahih-i Müslim c. 2 s. 16, hadis no: 613, 614, Sünen-i Nesai c. 3 s. 45, 49, hadis no: 1276, 1270, 1271, 1272, 1273, 1274 Müsned-i Ahmet hadis no: 1323, 11009, 16450, 16455, 174.9, Sünen-i Tirmizi hadis no: 445, 3144, Sünen-i İbn-i Mace c. 1 s. 292, hadis no: 894 Sünen-i Ebu Davut c. 1 s. 257, hadis no: 830, 831, Sünen-i Daremi hadis no: 1308, 1309, Muvatta-i Malik hadis no: 358, Esbab-un Nüzul Vahidi’nin s. 207, Müsned-i Ahmet bin Hanbel c. 2 s. 47, c. 5 s. 353, Tefsir-ül Kurtubi c. 14 s. 233, Tefsir-üt Taberi c. 2 s. 43, Tefsir-i İbn-i Kesir c. 3 s. 507 vs.
36- Taberi Tarihi c.2 s.436 Şerh-i Nehc-ül Belağa İbn-i Ebu-l Hadid c.1 s.133
37- Bu olay İslam tarihine Perşembe günü musibeti olarak geçmiştir. İbn-i Abbas bu günü ve onda cereyan eden hazin olayı devamlı anar, teessüf edip güz yaşı dökerdi. Bu hazin olay, özet olarak şöyle gerçekleşmiştir: Hz. Resulullah hasta yatağında yatmaktadır. Perşembe günüdür. Ümmetini düşünen şefkat dolu Peygamber onların kendinden sonraki durumlarından endişeleniyor ve evini dolduran ashabına: “Bana, bir kalem ve levha getirin de size öyle bir şey yazayım ki, benden sonra sapmayasınız” buyurur. Ömer yerinden kalkıp: “Bu kişiye hastalığı ağır basmış, sayıklamaktadır. Allah’ın kitabı bizim aramızdadır. O bize yeter” der. Bunun üzerine, ashap iki gruba ayrılır. Hatta perde arkasında bulanan kadınlar: “Ne duruyorsunuz. Resulullah’ın sözünü duymadınız mı?” derler. Ashap arasındaki tartışma büyür. Sesler yükselir. Bunun üzerine Hazret onlara: “Beni terk edin, o kadınlar sizden daha hayırlıdır” buyurur. Böylece, Hz. Resulullah’ın huzurunda yüksek sesle bile konuşmanın Kur’an’ın emriyle yasaklandığını ve Resul’ün bütün emirlerine itaat edilmesi gerektiğini unutan ashap, onun emrini dinlemeyi ve onun yanında sessiz konuşmayı bir yana bırak, Allah’ın o mübarek nurunu son vadesinde böylesine kırıp inciterek ayrılıp giderler. Biz, Cebrail’in yanına gelmek için kendinden izin istediği bu mübarek nura adil ashabın böylesine edepli davranışlarını yorumlamayı siz aziz okurların kendine bırakıyoruz. Bu olayla ilgili olarak bakınız: Sahih-i Buhari c. 4 s. 5, 31, c. 1 s. 31, c. 5 s. 137, c. 4 s. 65, 66, c. 8 s. 161, c. 7 s. 9, hadis no: 111, 2667, 2825, 4079, 5237, Sahih-i Müslim c. 5 s. 75, c. 2 s. 16, hadis no: 2634, 3089, 3090, 3091, Müsned-i Ahmet bi Hanbel c. 1 s. 320, 222, c. 4 s. 356, c. 1 s. 355, hadis no: 1834, 2544, 2445, 2835, 2945, 3165, Şerh-i Nehc-ül Belağa c. 6 s. 51, El- Me’ahid c. 1 s. 22, EL-Esat c. 3 s. 138, El-Milel ven Nihel Şehristani’nin c. 1 s. 22, et Tebakat ibn-i Sa’d'in c. 2 s. 242, 244 vs.
38-i-ül Meveddet bölüm: 7
39- Sevaik-ül Muhrika s. 74
40- Gayet-ül Meram s. 360
41- Yenabi-ül Meveddet s. 82
42- Keşf-ül Gumme s. 48