Saturday, July 11, 2009

EŞEKLİĞİN MODERNCESİ: KİŞİSEL GELİŞİM


Çalıştığım bir çok yayınevi batmaktan kişisel gelişim, kişiliği geliştirme, adam olma kitapları sayesinde kurtuldu. Ben de kıyasıya kınadığım bu kitapların, onlarca yayınevini ve onlarca yazarı ev bark sahibi ettiğini görerek şaşırdım. Benim gibi adamlar ne kadar sert bir dile sahip olsalar da topluma karşı babacan bir agucu guguculuk beslerler, hani gönül sevdiğine çatar hesabı. Bu lahmacun, kuru fasulye tutkunu, soysuz siyasetçi düşkünü, erdem kaçkını toplum bizim toplumumuzdur, bizde bu toplumun okula gitmiş, badem bıyıklı hocaları tarafından kulakları çekilmiş bireyleriyiz ne de olsa. İlk gençliğimizi ahlaksız medyatörlerimiz ve Amerikanların hayvan terbiye kılavuzlarından aşırılma bilgilerle harmanlanan milli eğitim mevzuatlarıyla heba ettik. Ama olsun yine de çoğumuz ilkokulu, liseyi, hatta üniversiteyi bitirdi... Şükür hemen hemen hepimiz işsiz olsak da çok azımız ipne, terörist, tarihi eser kaçakçısı, şeriatçı, komünist, godoş, hortumcu veya cani oldu. Devlet büyüklerimizden Allah razı olsun, Allah devlete millete zeval vermesin. Diktatörlerimiz rahat uyusun.
Geçenlerde bizim çıtkırıldım kariyer tutkunlarından biri kolumdan tutup götürmese ne işim var benim o kaşları tıraşlı beyler ve mini etekleri bacaklarına dar gelen dilberlerin içinde. Ben lokması, hırkası ve cinnetiyle mutlu bir Ankaralıyım. Bir zengin semtindeki, oturaklı bir derneğin şatafatlı binasının toplantı salonundaydık. Konuşmacı bitirdiği garip isimli üniversiteleri sayarken biz İngilizce’yi 20 yaşından sonra öğrenmiş faniler kötü yola düşmüş gibi bozuk bozum olduk zaten. Bu bozukluğu sezince sevgili konuşmacı horoz gibi kabardı. Kişiliğimizdeki zayıflığı yakalamıştı işte... Ah olmaz olasıca anamız babamız, bizi de öyle garip üniversitelere göndermediler ki! Sonra konuşmacının naif halleri ve tatlı diliyle azar işittik bir süre. Benim siyah tişörtüm üzerindeki eşek görünümlü geyiğe takan hanım bir de şişkin göz altı torbalarım ve sakallarıma takılınca bütün enerjim boşaldı. Lohusa bir fil gibi kalakaldım, gözlerimi bile kırpmaya mecalim kalmadı, o kadar şeker insan arasında ezildim, büzüldüm. Arından hanımefendi hazretleri Sonra kişiliğimizi geliştirmeye başladı. İlk ders: Görüşmelerinizi randevuyla yapacaksınız, dedi. O kadar okumuş adam zaten insanlara kör bayramın şaşı eşeği muamelesi yapmadığımızı, gittiğimiz yeri önceden kontörümüze kıyıp aradığımızı söyleyemedi. Ben de dahil hepimiz emme basma tulumba muamelesi yaptık kafalarımıza. Ardından konuşmacımız insanlarla konuşurken onları dinlememiz gerektiğini söyleyince bayağı şaşırdık. Biz de yıllardır insanlarla konuşurken neyi unutuyoruz, yüreğimizin bir parçasını söken eksiklik nedir diye düşünür dururduk. Konuşmalarımızda küfür kullanmamamız gerektiğini de duyunca açıkçası hicap duydum çünkü benim cümlelerim özne yüklem ana ve avrattan oluşur. Sonra konuşmacımız bir şeyler daha geveledi. Ardından ikram servisine yöneldik. Konuşmadaki tek ciddi şey temiz masa örtülerinin üzerine yığılmış kurabiyeler, içecekler ve yüzlerimize bir timsahın yüzüne bakar gibi bakan hayat yorgunu garsonlardı. Ardından mesel bitti. Konuşmacının bir buçuk saatlik zırvaları sonucunda 4000 dolar aldığını duyunca yazarlığı, editörlüğü bırakıp büyücü olmaya karar verdim.
Bu kişisel gelişim çılgınlığı hakkında bir tarihçi olarak çok bilmişlik etmekten çekinerek de şunları söyleyebilirim. Amerika’yı, Avrupa’yı bilmem, onlar ticaret toplumu, bir asırdan beri eşeğe binmiyorlar, kalçaları Mersedes koltuğuna alıştı, elbetteki yaşamlarının bütün dinamiği mal üretip, müşteri bulmalarına bağlı bu medeni yığınlar varlıkları için binlerce usul geliştirecekler.
Türklerin son üç yüzyıllık tarihi Avrupalı büyükler karşısında yenilmişliğin, efendilerin direttiği karaktere karşı, geleneksel karakterin de temel unsurlarını taşıyan, iki kutubun birleşerek edebi bir garabet haline geldiği karakterlerini var edebilmenin tarihi. Son asırların zinde değerlerinin kaynağını hepimiz biliyoruz... Biz Avrupalılardan daha çok yazar, şair, ruşenfekr kurban ettik ama bir sosyal bilim devrimimiz olmadı. Sebahattin Alilerimiz, Nazım Hikmetlerimiz, Mehmed Akiflerimiz mermilere ve sürgünlere kurban gittiler. Siyasetçilerimiz gölgesinde saklandıkları padişahla beraber tarihe gömüldüler, rütbelerini eve koyan çatık kaşlı generallerimiz yüreklerimizin yeni kutbül aktapları oldu. Tarihi boğmak, dili maymuna çevirmek için koca koca fakülteler açtık insanların eşek bokuna basa basa yürüdüğü bozkır şehirlerine. Muhalefet eden bütün din adamları yağlı ilmiklere ikram edildi ki ortalık Cübbeli, sümüklü, Amerikan yalayıcılarının asrı saadetine dönüşsün. Köyde davar gütmeyi beceremeyenler enstitülere doldurulup öğretmen edildi. Kıçını asma yaprağına silen çobanların cebi saatli maarif takvimi görmeden İlyada’yı, Odesa’yı gördü. İsyanıydı, darbesiydi, Star 1iydi derken dünyanın en sapık toplumunu el birliği ile inşa edildi. Hem Okul, hem cami, hem tarih, kucakta sevilen tanrı televizyon koca bir toplumun üzerine içi saçmalıktan kurtçuklarla dolu bir zehir kustu. Bütün değersizlikler övüldü, erdem hor görüldü. Bugün en basit muhalefetinizde kafanızı ceviz gibi kırmaya meyleden güruh cebinde otobüs kartı bile olmayan bir çelişki. Elde var olana, şükredilene, yarı açlığa bile hayret edilesi bir tamah. Bir gecede şapka giyen, bir gecede medeni alfabe kullanan, kanun ithal ederek bir gecede medenileşen bizler mutfak camına asılı bezimizdeki bir avuç kuru fasulyeyi dahi kaybedeceğiz diye korkuyoruz. İçtimai mefkureci hezeyanlarla devlet şiirleri yazdık, dünyanın en büyük ekonomik krizlerini gördük. 150 yılda bir tane Nobel’i anca hak ettik, ama gecelik ekonomik küçülmelerde Surinamı bile solladık. Bir yumurta kadar Türk, Bir düdüklü tencere kadar Müslüman, bir hasır sepet kadar medeni bir heyulayı kucakladık. Bir ülke insan tarih, politika ve ana kurumlar eliyle dünyanın en kişilik mahrumu yaratıkları haline geldi. Gazetecileri dangoz, akademisyenleri köylü, katilleri mağrur ve tüccarları açgözlü... Bugün tarihçilik 300 500 yıl geride kalmış değerleri bulup onu heybe suratlı İlber’in kırıtkan dilinden NTV’de sunma sanatı haline geldi. Sanat güneşi İpne, kahramanı Recep İvedik olan bir toplum elbetteki biriyle görüşmeye giderken randevu alması gerektiğini UZMANlardan öğrenecekti. Konuşurken küfür etmemesi gerektiğini de... Eh bunları öğreniyoruz şükür, gelişme tutkumuzu cebimizdeki para ile kanırtıyoruz. İnternette sürekli görüyoruz, 3 haftada 7 santimi garanti ediyor timsah gülüşlü, armut memeli lolitalar. Krizler bile yanımıza yanaşamıyor, her türlü belanın teğet geçtiği Allah’ın seçkin milletiyiz.
Bunların politikayla, tarihle ne alakası var diyeceksiniz. Bende “Onlarla alakalı olmayan var mı?” diyeceğim. Açlığa, yoksulluğa, yabancılaşmaya, kan içiciliğe karşı tepkisel olmadıktan sonra kişiliğin neyi gelişmiş sayılır. Ve bir insan sırf iyi satış yapacağım ya da aldığı diplomaların yaşamın gerçekliğinin saçtığı strese dayanıksızlığını yüzüne geğirtiler zırvalayanlardan mı öğrenmeye çalışır. Uğur Kaymaz’ın kim olduğunu bilmeyenin, bir fahişenin ruhundaki dağınıklık hakkında iki dakika tefekkür etmemiş adamın, ulan bu insan neden böyle canavar diye düşünmemiş adamın kişiliği olsa nolur olmasa nolur... Yine de biz yürürken adım atmayı unutmayalım. Dişlerimizi fırçalarken diş fırçası kullanalım ve Cuma namazlarına koşarken, namaz esnasında osurmanın namazımızı bozacağını aklımızdan çıkarmayalım.

Saturday, June 13, 2009

TOPLU ÇILDIRMA






http://www.hurriyet.com.tr/gundem/11776543.asp?gid=229

http://www.hurriyet.com.tr/gundem/11778636.asp?gid=229

http://arama.hurriyet.com.tr/arsivnews.aspx?id=11751529


Tamam, vatandaşlarımızın kitap okumaya gereksinim duymayacak kadar çok şey bildiğini, üst düzey bir zeka ve insan ötesi bir algılayış, yorumlayış kabiliyetine sahip olduğunu hepimiz biliyoruz... Ama bir zahmet ansiklopediye mi bakarsınız, gogıl’dan mı ararsınız, şu William Wunt’un Almanya’da ilk psikoloji deneyhanesini hangi ihtiyaç için kurduğunu, psikolojinin bir bilim olarak doğduğu süreci bir inceleyin. İlk görünen şey psikolojinin azıtmış bir sosyopatlığın yok oluşa götürdüğü toplum unsurlarının davranış kökenlerini incelemek olduğunu göreceksiniz. Bu insanların davranışları neden değişmiştir, bu anormalliğin sebebi nedir, bu insanları bu hale getiren faktörler kişiden mi yoksa gündelik ya da evrensel sorunlardan mı kaynaklanmaktadır? Tamam bir bireyin psikolojik rahatsızlığının hususiyetleri araştırılır, görülür, ayrı; ama ya toplum mutlak bir cinnet sürecindeyse? Böylece psikoloji toplumsal cinnetin köklerini, birey üzerinden hareket ederek çözmeye çalışan bir bilim olmuştur. Ablasının ırzına geçen ortaokul çocukları, annesinin başını kesip pencereden aşağı atan hayırlı evlat, komşusunun oğlunun kıçına bahçe demiri sokan zatı aliler...

Tamam, bizim tarihimizi öyle kurban olunası devrimler de şekillendirmedi; şiddetin, hatta sapıkça bir şiddetin tarihi süreçte Türk halkının ortak bilinçaltında işlene işlene, yine aynı halkın gündeliğinde bir gurur vesilesi haline getirildiğini biliyoruz. Sonuçta tarihçileri Kuyucu Murat hayranı, gazetecilerinin iyi okullardan mezun angut, akademisyenlerinin Türkçe cümle kuramadığı, köylerinde amcalarına dayılarına bok yedirilmiş, dört tane darbe görmüş, başörtülü olduğu için kalçasına tekme yemiş (ki 4 metre kadar uzağımda oldu, bizzat gördüm), kendilerini yenen takımın taraftarının Maçka parkında ırzına geçmiş bireylerden müteşekkil bir toplumun cani olmayan bireyleri de nasiplerini çeşitli şekillerde alacaktı, şükür yaratana, neşvü nemalarına kavuştuk milletçe gururluyuz.

Türk toplumu son on yıldır kişisel bütün tutumlarının, yaşam felsefesinin, televizyon eliyle belirlendiği bir toplum... Bir vatandaş günde on saat eşşek gibi çalışır ki bu eşekliğin karşısında aldığı ücret asgari(!) düzeyde yaşayabileceği, yani amiyane tabirle gebermeden sağ kalacağı bir ücrettir. Kuruyemiş gibi, çikolata gibi, gezip tozma gibi lüksler ne haddine! Eve geldiğinde tüm kasları tutulmuştur, bütün zihinsel faaliyetleri durur, aklında yarın çekeceği çilelerden ve gelecek kaygısından başka bir şey yoktur. Biyolojik yeterliliğini ispatlamak için doğurduğu çocukların gürültüsü ve beslendiği medya kültürüyle kendisine sürekli baskı yapan yakın akrabalardan başka bir çevresi yoktur. Aydınları onun semtindeki bir kahveye bile uğramazlar, aydınları dört gün sonra bu garibanın oy vereceği parti başkanlarıyla bir yemekte ya da İstanbullu homoseksüel şairlerden herhangi biriyle edebiyat muhabbetindedir. Bu zavallı asgari yaşam düzeyine mahkum vatandaşa televizyondan başka bir eğlence kalmamıştır. Yorgunluktan cinsel hayatı bile kalmamış (Bir ankette okumuştum Tr’deki kadınların %75’i hayatlarında orgazm dahi yaşamamışlar... Hemen altında Türkler’in iktidarsızlığını bahane etmeye çalışıyorlardı. Günde eşşekler gibi 10 saat çalışın bakalım iktidar kalıyor mu?)yaşamsal zenginliğe, estetiğe muhtaç bu yaratığa televizyondan başka bir keyif aracı sunulmamıştır. Evet artık, fesat evindedir. Bu fesatla dimağını şekillendirir.

Bu fesatla neler öğrendi Türk halkı?

Hadi cinsel sapkınlığı geçelim, tüketim kültürünü geçelim, apolitizasyonu geçelim... O türküleri yazan bir toplumun çocukları böylesine katil bir ruha nasıl büründüler? Öncelikle televizyon, bünyesinde barındırdığı mutlak şiddetle, şiddeti toplumun günlük görüngesi içerisinde olağan bir eylem altyapısı olarak gösterdi. Yani komşumuzun kızının ırzına geçmek ya da arabamıza çarpan adamın kalbine bıçak saplamak toplum tarafından olağan birer gündelik davranış gibi algılandı. Kişi bireyleşmeyi cinsel gücüyle, parasıyla, kas gücüyle, hışmıyla, kafasını puştluğa çalıştırabilmesiyle menkul bir yolculuk olarak algıladı. Beyinsizlik, kaba kuvvet ve çok yiyip çok sıçabilme kudreti medya tarafından pohpohlanan ve toplumun gündelik ideolojisine süratle sirayet etti; birer pozitif yapıcılık olarak algılandı. Devletin de bu algıyı yok etme babında herhangi bir biliçsel yaptırımı olmayınca (Çünkü bürokratlarımız hayatlarında bir Tarkowsky filmi bile izlememişlerdir, bir düdüklü tencere ne kadar entelektüelse bir bürokratta o kadar entelektüeldir, medyatik argümanlarının toplumsal kıyıcılığı tetiklediğini bile göremez, giyinir, kuşanır şeref tribününde maça giderler) sevgili medyamız ticari değeri olan her şeyi toplumun gözüne sokmaktan haz aldı. Zaten İstanbullu ruhu, İstanbul’un ticari ruhu, ticarette etiği yadırgıyordu. Böylece; gidin yüzde on beşi homoseksüel olan Fransa’da, bekaret yaşının dokuz olduğu Hollanda’da bile televizyonlarda bu kadar çıplak kadını bir anda göremezsiniz. Bugün Türk kanallarını izleyin, en şirin yaratıklar ipneler, orospular ve kredi kartlarıdır. (ardından sırayı muhafazakarlarımız ve tuvalet kağıdı reklamlarında oynayan çocuklar alır)... Bugün önümüzde daha çok yiyemediği için, daha çok çalamadığı için, aşkı memnudaki kart horoz gibi onsekizlik dilberleri düzemediği için dellenen, bu deliliğini bir süre kredi kartlarıyla engelleyen ama sonunda dostuyla birleşip oğlunu geberten, komşusunun kızını sobada yakan, ailesinden 8 kişinin kafasına sıkan, sapıtan, manyayan, beyninin, ruhunun ırzına geçilmiş bir sapıklar sürüsü var. Peki çözüm ne? Çözümü herkes biliyor ama çözüm Mehmet Ali Ebil’in işine kadar gelirse, sevgili AKP’lilerimizin de, CHP’lilerimizinde, 101. Türk büyüğü Fatih Üerek’in de işine o kadar geliyor.

Friday, May 29, 2009

İNZİVA




Elbetteki
Kolayanlaşılanbirroman
Gibi akmayacak canıma kelimeler

Elbetteki
Ölen bir oğlun boğaza taktığı düğümünden daha
Leziz bu acı

Hırslı bir bekleyiş
Abaza askerlerin kemirdikleri dikenli dallar gibi
Hınçlı bir titreyiş
Bir mavilik tutkusu
Bir kızıl bahar
Kumlaşmaya hasret akkanlı yollar gibi

Bir gelin gerdanı beyazlığında olmayacak bu planlı sadelik
Bir yoksul muşum gibi ağır aksak akmayacak kanım
Kefen kefen bakmayacak yüzüme bu kılıksız halılar
Bir lise defteri kıvamında semirip akmaz ya bu sabır

Hey yanılgı müzesi
Karmaşamızdan usanmış kopuk dilli canavar
Yokuş okşayıcı merhem çürütücü:
Tarih
Bir değer biçecek misin zehrime
Karşında bir göçmen olsam
Çatlar mısın bir olgun karpuz gibi
Hatırla savurmuştunsende kerkenez benlikleri
Yama zamanı gelmiş
Bir kırık topuz gibi

Elbette
Bir sevda masalı yalınlığından ırak
Bir yaralı zırıltısından farklı
Ama ne olursa olsun
Bir süresiz inziva işte
Diğerlerinden pek de farklı olmayacak

Saturday, May 23, 2009

DOĞA HIRPALAYICILIĞIN KÖKENİ


Geçenlerde termosumu kahve ile doldurdum, biraz fıstık, bir iki paket kek aldım. Çantamda defterim ve Macciocchi’nin o Mao’nun Çin Kültür Devrimi ile alakalı meşhur ve tuğla kalınlığında araştırması vardı. İçine kasaba dinginliği sinmiş dolmuşlardan birine binip Ankara’nın 20 km. doğusundaki bir piknik alanına gittim. Hafta sonu huzuruna doymuş tombul memurlar, tombul hanımları ve tombul çocuklarıyla birlikte mangal yakma telaşındaydılar. Kollarında sepetleri ile yanık yüzlü çingeneler bütün ihtiyaçlarını yanlarında getirmiş ailelere bir şey satabilme umuduyla çırpınırken, kentin beton ruhunu emmiş çocuklar doğaya olan yabancılıklarıyla ya ilk defa karşılaştıkları bir böcekten, bir sürüngenden korkarak ya da aşmaya alışkın olmadıkları bir tümsekte düşerek bas bas bağırıyorlardı. Et kokusundan mürekkep dumanlar sıkılgan hayaletler gibi başımın üzerinde dolaşırken özellikle çocukların içgüdüsel bir kinle doğa parçacıklarına saldırdıklarını gördüm. Bir dalı kırmak, bir köstebeği taşlayarak kovalamak, bir bisküvi paketi veya yağlı bir kağıdı umarsızca bir köşeye fırlatmak... Büyükler bu suçu biraz daha organize bir usulle işliyorlardı. Onlar dalları minik testerelerle kesip istifliyor ve mangal yakmakta kullanıyorlardı. Mangal kömürüne kıyamadıklarından herhalde! Onlar yedikleri etlerin, ekmeklerin paketlerini kaldırıp boşluğa savurmasalar da, bütün pisliklerini büyük torbalara koyuyor, torbaları da ormanın insan gözüne uzak boşluklarına savuruyorlardı. Çöp kutuları ağzına kadar doluydu ve kokan çöplerle, bakımdan sorumlu kurumların günlerdir ilgilenmediği anlaşılıyordu. En garibi de bazı babaların oğullarıyla birlikte, piknik alanına yaklaşık 50 metre uzaklıktaki minik bir dereye kurbağa avına çıkmasıydı. Takdire değer bir askeri incelikle kurbağalara karşı zafer de kazanıldı. Sapan taşlarının darmadağın ettiği yeşil bedenler, üzerine bomba yağmış düşman askerleri gibi bakanın içini parçalıyordu. Bir parça konfor ve bir parça eğlence için irili ufaklı insan yığınları doğanın bünyesine bütün yıkıcılıklarını kustular. Abartıyor muyum? Elbette abartıyorum! Basit bir hafta sonu eğlencesi için birkaç insanın doğaya karşı bilinçsiz tutumları doğaya zarar bile vermez. Her çocuk adam başı 3 kurbağa öldürse kurbağa nesli tükenmez. Her aile mangal ihtiyacı için birkaç dal kırmış ne olacak? Bisküvi paketleri, yağlı et kağıtları doğada göz açıp kapayana kadar eritir. Ne kadar azgın olsa da aslında lafı bile edilmeyecek azgın bir tahrip çabası! Sanayi devi ülkelerin ve onların kime karşı ürettikleri bile belli olmayan silahlarının kustuğu medeniyet bugün insanı yok oluşun olmasa bile, yaşam için evrensel bir ıkınmanın eşiğine getirdi. Bu yüzden edebiyat ve sinema artık ütopyaları değil heretopyaları, distopyaları ciddiye alıyor. İçgüdümüzün sesi herhalde “Aman elinizdekini koruyun!” diye kulaklarımıza fısıldıyor. Neyse!

Piknikçilerin aymazlığı bir konuda dikkatimi çekti. Onların o anda içlerinde bulundukları doğa parçasına karşı giriştikleri umursamazlığın tek sebebi kısa süre oradan ayrılacak olmalarıydı. Bu yüzden piknik alanına bir köy, bir yerleşke, bir konut muamelesi yapamadılar. Göçmenlerin o kısa vadeli hesapsızlıklarının bir göstergesiydi işledikleri suçlar. Hadi bunlar göçmendi, biraz sonra çekip gülistan gibi baktıkları, içlerini döşeme uğruna gençlikler hiç ettikleri evlerine gideceklerdi. Peki ya az önce bahsini ettiğim büyük güçler! Hatta büyük güçlerin birer kötü kopyası olmak için daha vahşi ve daha usulsüz bir azgınlıkla doğasına saldıran toplumlar, ülkeler. Beton parmaklıkların gölgesinde, denize sahip ama yüzemeyen, toprağı verimsizleşmiş, tavanı delinmiş milyarlarca insan. Orman bir piknik alanı artık, deniz sadece emlakçıların karını artıran bir görsel argüman. Güçlüsü ve güçsüzü, bütün insan yığınları kendi coğrafyasına karşı muazzam bir savaş veriyor. Bunun kökeninde ne olabilir ki? İnsan kendisini bir parçası hissettiği bir olguya bu şekilde saldırgan olamaz ya da saldırılışına karşı böylesine sessiz kalamaz. Sebep!
Adem’in hikayesini gerek mitolojik metinlerden ve gerekse kutsal kitaplardan defalarca okudum. Tanrı, insan ve muhtevası hakkındaki en can alıcı hikaye olan bu hikayede insanın aslında yeryüzünün en yabancı varlığı olduğu vurgulanır. Çok uzak ve bilinmeyen bir dünyadan kovulmuş ve bir nevi cezaevi sayabileceğimiz bu yurda sürülmüşüzdür. Ruhlarımız bedenlere, bedenlerimizde yeryüzüne mahkumdur. Hep böyle apansız bir çıkma çabasıyla, sürüldüğümüz yurdun konforuna, tasasızlığına yanar, aklımızı ve bedenimizi bütün gücüyle zorlar sürüldüğümüz anayurdumuzu taklide zorlarız. Ama olmaz! Nere erişirsek erişelim, hangi konforu elde edersek edelim, her şey batıcıdır, huzursuzluk kaynağıdır. Durur durur yine okları, mızrakları nükleer bombalara, savaş uçaklarına çevirir birbirimizi yok ederiz. Birbirimizle hesabımız bitti mi gözümüz hemen doğaya döner. Belki bir yüzyıl sonra hırpalayacağımız bir doğa parçası da kalmayacak. Aklımız ve gerine gerine övündüğümüz teknolojinin gücü ne insanı yaşatmaya ve ne de yıktıklarımızı tamir etmeye yetecek.

Bu katliamın kökeninde yine göç mü var? Bence evet! Çünkü insan beyni ölüme programlanmış ve insan içindeki yapıcı ve yıkıcı dinamizmin sonsuza kadar sürmeyeceğini biliyor. 50, 60, 70 hadi bilemedin 100 yıllık bir yaşam süreci. Eninde sonunda insan kafasının içindeki bütün birikimle hakkında çok az bilgisi olduğu bir gaybı kucaklıyor. Böylece, burada, bayağı uzun kalacak bir piknikçiden bir farkı kalmıyor. Ortak bilinç, içgüdü, fıtrat adı neyse, hepsi kanser haberi almış bir mirasyedi gibi elindekini bir an önce yok etmeye çalışıyor. Bu bencil hedonizme karşı, yağmacı ruha en güzel eleştiriyi belki de o “yeryüzünü çocuklarından emanet aldıklarını” söyleyen kızılderili bilgeler yapmış. Bu eleştiri bir konarın medeniliği ile yeryüzünü okşamayı bilen birkaç kişinin merhametini artırmıştır şüphesiz ama... Kim bilir, belki de geldiğimiz harikalar diyarından uzaklaşmışlığın ve tekrar ulaşamamanın cinnetiyle tabiat ananın etini dişliyoruz!

Tuesday, May 19, 2009

VEDA



Git ama;
Yine Gel!
Hatta
Şimdi
Ben
Ruhunun
En kırılgan yerinden öpüyorum
Seni
Dudaklarımın sıcağı
Kanayışına merhem olur
Belki


Belli
Ki.




Friday, May 15, 2009

free counters

Wednesday, May 13, 2009

KAPİTALİZMİN SUÇ TARİHİ




WERNER BIERMAN
ARNO KLÖNNE


Altın ve Gümüş Açgözlülüğü
Şeker, Kölelik, Ticari Sermaye
Çin ile Uyuşturucu Ticareti
Silah Ensütrisi
İçindekilerden

Keşiflerin, o insanı insanlığından utandıran süreçlerini okumak, Avrupalı açgözlülüğünün sınırsızlığını, medeniyet denen beladan kahır kılıklı çocuklar peydahlamamış –ki Avrupalı barbarlar karşısında tek günahları bu kutlu kısırlıktı- yerlilerin maruz kaldıklarını okumak tarihçiliğe dair en sadist zevkleri tattırmıştı şahsıma. Özellikle Raymond Luraghi’nin “Sömürgeciliğin Tarihi” ile başlayan yolculuk keşifler ve sömürgeler tarihine dair aslında rahatlıkla anlamlandırabildiğim bir ilgiyi başlatmıştı. Bu tarihin dimağdaki çalkantısını, hele de Frantz Fanon, Sartre, Ali Şeriati gibi, Batı -Emperyalizm-Kapitalizm karşısına, 3. dünya ve koloniciliğin acılarını dikebilen filozofların fikirleri ile şekillendirdiğinizde, ezilen toplumların herhangi bir bireyi olarak kişisel safınızı daha belirgin kılıyordunuz.

Kapitalizm zaten insanlık tarihindeki en organize şebekenin ideolojisinin adıdır. Bu ideolojiyi en kafalı yazarlarla, akademisyenlerle, televizyoncularla haklı kılar ve uçsuz kaynaklarla insan için geçerliğini ispata yeltenirler. Başarısı, kepazeliğini ihtişam olarak göstermekte yatar. Kucağına düşen insan ya onursuz bir akademisyen olacaktır, ya eli kalemli bir hasta ruh... Okumamışlardansanız onun elinde en fazla yarı aç yarı tok yaşayan bir kalfa, işsiz bir depresif ya da müşteri bulamadığı için hayıfla sokak sokak gezinen bir fahişe olursunuz. Ne dini, ne ahlakı, ne sevecenliği olan, kırmızı başlık takmış bir Godzilla’dır. Onun için değerli olan tek şey ya kafa çalıştıramayıp silah geliştirememiş gariplerin ülkelerindeki madenler, ya da işsiz güçsüz kalıpta emeğinizi boğaz tokluğuna sunacağınız hayalet tepsilerdir. Onun taptığı tek şey kara dönüştürebileceği güçsüzlük ve onursuzluktur. “Kapitalizmin Suç Tarihi” bu utandırıcı çılgınlığı en ince hatlarına kadar inceliyor ve çoğumuzun herhangi birer tarihi olay sandığı unsurları yürek delici birer tarihi belge olarak kullanıyor. Yerlilerin kanının nasıl altına dönüştüğünü, köle ticareti denen şeyin insanın yeryüzünün her noktasını kara anıtlarla donatmasına yetecek kadar büyük bir utanca yetip artacağını görüyoruz. Koskoca Çin’in üç tane tüccarın açgözlülüğüyle afyon manyağı yapıldığını, petrol denen şeyler uğruna tasarlananları görünce “keşke hep ilk çağda kalsaydık!” diyoruz.
Elbetteki Kapitalizmin suçları basit bir kitaba sığacak kadar masum değil ki baktığımız yerde bu suçların herhangi birini görebiliriz. Ama kendi elimizle emzirdiğimiz katilimizin kimliği hakkında hap bilgiler sunması açısından çok değerli olan kitap Phoenix Yayınlarınca yayımlanmış. Özellikle de dünyanın artık bir şekilde değişmesi gerektiğine inanlar için minik bir kılavuz niteliğinde. Okunup, tartışılması dileğiyle.

Susarsam


Ne zaman susarsam
Kenarları sigara külünden
Ortasındaysa leylak moru bulunan
Şiirli bir kâğıt savur avuçlarıma
Sonra da gözlerimi sil
Canım horoz şekeri isterken
Ya da vişneler ezilirken anılarımın ceplerinde
Evet
O anlarda bir yüce filozof oluyorum ya güya
Sende biliyorsun demi
Çaktırma
Yalnızca susarak anlamlanır bu köhne dünya…