Sunday, March 08, 2009

FATMA





Önemli olan sevgiyi doğuran davranıştır.
Karen Horney


Bir erkek ve bir dişi yalnızsa, üçüncüleri muhakkak şeytandır… Bir zamanlar bir parçaları olmak için çırpındığım cemaatlerin kent merkezine bayağı uzak varoşlardaki gizli kapaklı toplantılarında, daha otuzlarında kocamış ve dünya zevklerinden yılandan kaçar gibi kaçan hocaların sohbetlerinde ve cinsler arası münasebet konulu kitaplarda en çok kullanılan hadislerdendi bu hadis. Kaçımız bu güzelim hadisin uyarısını dikkate alırdık bilmem. Herkes dikkate alır gibi görünür, varlıklarına cephe almak kendileri için önemsiz işlerden olan kahramanlar gibi cüretle kasılırdı ama bu kasılışlar yapmacıktı tabi ki! Her erkek, inançlı ya da inançsız, dirayetli ya da şehvetperest ömrünün bir yerinde bir dişiyle mutlaka beraber kalır, akabinde de şeytanla. Belki benim çilemin çekilmezliği bedeninden ziyade ruhuna sahip olmak istediğim birisiyle yalnız kalmamda. Bu aslında bir çileden ziyade bir şans; istediğim şeyi elde etmemde bana bilinmeyen kapıları açacak bir anahtar ama bilmiyorum. Bilemiyorum. O daha sıcak ve yakın, ben daha açık ve güçlü olsam her şey daha bir güzel belki. Olmuyor ve eksiklik bende; beteri de eksiklik ne onu dahi bilmiyorum. Ne zaman ikimizi karşılaştırsam “neden olmasın?” diyor dilimdeki alaycı ünlem. Sonra başımı öne eğiyor, avuçlarımda soru işareti cesetleri görüyorum. Ellerimi silkelediğimde gözlerimde noktalar uçuşuyor.
Şimdi o, ben ve iki erkek kardeşi ülkedeki insanların çoğunun içinde yaşamayı hayal bile edemeyecekleri bu güzelim evde, sırtlarına yerküreler yüklenmiş köle çobanlar çökük, bir şeyler bekler vaziyette yapayalnızız. Kuyumcusunu bekleyen kehribarlara benzeyen gözlerini benden kaçırıp kelimelerini kardeşlerine sundukça, bana en kısa zamanda olabildiğince uzaklaşmak zorunda kaldığı bir liman muamelesi yapınca iki göğsümün arasında benliğimi utandıran zehirli bir sıkıntı hissediyorum. Tarafıma hiç bakmasa, beni hiç umursamayıp, bir masaymışım, varlığının bir anlam ifa etmediği mermer bir heykelmişim gibi davransa anlayacağım ama yalnız gerçekten seven bir insan onun gibi umursamadan duramaz. Yanılıyor muyum? Ne kadar dirense de nefsine, bir bakar, bir başını çevirir, bir laf atar.
—Çay içer misin Mustafa, demleyeyim mi?
Sesi… Kadife bir yastığın üzerine inciler dökülürken çıkan sesin aynısı. Dudakları en bakire pınarların suladığı tarlalardan bir tutam çilek ve gözleri… Hep maviye, hep yeşile mısralar düzecek kadar diğer renklere duyarsız şairleri utanca boğacak kadar nadide bir kahverengiyle rüyalarımın başrol oyuncusu.
—İçerim Fatma.
Senin elinden lav bile içerim Fatma ki yegane isteğim bağrımı yakıp çıkan ateşin gözlerinde yaşa dönüşmesi olur.
—Yanında ne getireyim, bir şeyler ister misiniz?
Eğer ellerin renginde bir tevazu varsa bu dünyada tepsiler üzerinde ikram edilebilecek; onu getir.
—Bilmem ki bisküvi filan işte, biraz midem kazındı söylemesi ayıp.
En küçük kardeşi Tarık televizyondaki renklere dalmışken Ahmet elindeki birkaç günlük gazetenin sayfalarıyla boğuşuyor. Ben elimdeki kitabı okuyor gibi yapıyorum, oysa işim onu izlemek. Karnı doymuş bir kuzucuk gibi esnerken ağzından yükselen nefesi ciğerlerime çektiğimi düşünüyorum. İçimde ne varsa tazeleniyor, hayali böyleyse gerçeği nasıldır? Gözleri yaşarmış, bazen esnemelerden sonra olur ya! Sol gözünün sonundaki çukurluktan ıslak bir nokta kayarken başörtüsünün ucuyla o noktayı öldürüyor. Yüzünde bebeksi bir huzur, ben yeniden esneyecek zannediyorum o yüzünü yüzüme dönüyor.
—Ne okuyorsun Mustafa.
Ne cevap vereceğim bilemiyorum, oysa cevabım elimde…
—Şey…
Elimdeki kitabın ön yüzünü gözlerine doğru uzatıyorum.
—Bunu!
Gözlerini kısıp kitabın kapağında kendini şaşırtacak bir şey arıyor sanki.
—Nasıl, güzel mi?
—Bilmem.
Cevabımın hemen ardından karşısındaki palyaço kıç üstü düşen uçarı bir çocuk gibi kahkaha atıyor.
—Şaşkın, nasıl bilmezsin?
Keyfimden şaşkınım sanki Fatma, senin yüzünden, hepsi senin yüzünden.
—Nasıl desem, bir roman işte ama pek anlaşılır değil.
Erkek kardeşlerine bakıyor, saçmalıyor olmalıyım ki kardeşleri de bana bakıyor.
—Şu insanlar anlamadıkları şeyleri neden okurlar ki?
—Onu da bilmiyorum.
Büyük kardeşi Ahmet’in bakışları incitici! Ancak kendini var etmeye çalışırken rezil eden bir geri zekâlıya böyle bakılır. Ahmet ve bakışları umurumda değil, ben ölesiye Fatma’yı düşünüyorum. O gökleri özleyen bir kuğu gibi zarif, ağır ağır yürüyor, menzili mutfak… Bedeni salondan ayrılır ayrılmaz etraf yüreğimden kabaran yalnızlık ve sıkıntıyı emiyor. Sanki avizenin kenarında yağmur bulutları; Ahmet ayağa kalkıyor.
—Ben çay olana kadar bir duş alacağım.
Tarık, Ahmet’in kalktığı üçlü koltuğa minik bedenini yayıyor. Aptal ve güzel kadınlarla dolu bir film var televizyonda. Hiçbiri onun kadar asil değil. Tenlerindeki tüm çekiciliğe rağmen gözle görünmeyen bir kir var her yerlerinde, bunu hissediyorum. Fatma’nın halıya düşen saçları olamaz onlar. Fatma mutfağın şu anda ışığa kesmiş coğrafyasında süzüle süzüle çay hazırlıyor. Dayanamıyorum, Tarık’ın kahkahaları gerimde kalırken mutfağa doğru yürüyorum. Banyodan zemine çarpan suyun şıkırtısı, mutfaktan Fatma’nın pamuk parmaklarına değme şerefine erişen bisküvi poşetlerinin çıtırtısı geliyor.
—Kolay gelsin.
Ensesinde namlu soğukluğu hisseden bir haydut gibi irkiliyor. Neden irkiliyorsun canım, neden incir çekirdeğim. Benim gücüm seni sevmekten başka neye yeter ki.
—Ay sen misin Mustafa, film bitti mi?
—Korkuttum mu seni?
—Film bitti mi?
Bu sorunun gerisinde “neden buradasın” ya da “niye geldin” var. Bilmez miyim? Hem benim filmle ne alakam vardı Fatma, ben kitap okumaktaydım. Neden bana karşı bu ilgisizlik.
—Çay birkaç dakikaya hazır!
Buysa “hadi git içeri” demek. Gidemem Fatma. Ben bir hurda yığıntısıyım, sense parıl parıl kocaman bir mıknatıs. Elmastan, inciden, şekerden, pamuktan bir mıknatıs ama… Sen nereye gitsen, ben oradayım.
—Bu bisküvileri seviyorsun değil mi?
—Ben seni seviyorum Fatma. Allah dünyadaki tüm bisküvilerin belasını versin.
İçimdekileri kendisine açmama alışkın, şaşırmıyor ama gerisinde kin olan bir korku doluyor gözlerine.
—Sus Mustafa, ne olur git.
—Seni seviyorum ben Fatma.
—Ne olur bak, ne olur çek git, başımız belaya girecek.
Yüreğim sabah akşam yanaklarından, gerdanından gözüme yansıyan nuru pompalarken vücuduma, canım kanım sen olmuşken, nasıl beni belan olarak görüyorsun ki Fatma. Hayır, bu nankörlük değil. Çekince seninki, korku seninki… Asaletinden kaynaklanıyor bu da, saygından.
—Seni ben seviyorum Fatma.
—Robot musun kardeşim? Başımdan gitsene dedim sana ya.
Üzerine doğru yürüyorum, arkasında balkon duvarı, sağında buzdolabı. Gözlerindeki çaresizlik dudaklarına titreyiş olarak inerken köşeye sıkışıyor. Dudaklarım alnına değse ne olur. Kötü olur. En iyisi ellerim ellerinde tazelensin. Parmakları garip bir şekilde avucuma batıyor. Öyle bakma Fatma, bir fare ya da bir kipri değil ki içi seninle dolup taşmış bu baş.
—Seni çok seviyorum Fatma.
—Ben seni sevmiyorum.
İnanmıyorum.
—Sevmesen ne işi var elinin elimde Fatma.
Kendinden beklenmeyecek bir güçle çekiyor elini avucumdan, sertliğinden utanıyorum.
—Uzak dur benden.
—Peki kimi seviyorsun Fatma?
—Kimseyi, Mustafa git başımdan.
Fatma bana yalan söylüyor.
—O herifi seviyorsun değil mi?
—Sana ne ya, cehennem ol git. Defol başımdan.
—O herifi seviyorsun değil mi?
—Kibar olsana ya, herif deme ona.
Elim bir anda şiddetli bir yağmurun kırıp toprağa yapıştırdığı eflatun bir leylak dalı gibi hafifleşip yorgunlaşıyor. Bir kadın ancak gerçekten sevdiği bir adamı böyle saçma sapan bir şekilde savunur. Elini itiyorum. Şu anda ona olan tüm sevgim ve o adama olan tüm nefretimle kabarmış dudaklarını öpmek, kanatana kadar ısırmak istiyorum.
—Onunla evleneceksin de, değil mi?
Yüzüme birkaç saniye öncesinin aksine derin bir gururla bakıyor. Yalnız bir kadın nasıl bu kadar güçlü olur?
—Sana ne. Onun, benim ve ailemin arasındaki bir mesele.
—Bizler amca çocuğuyuz, bende aileden sayılırım.
Fatma benden iğreniyor.
—İnsan elini avucunu tutmak için amcasının kızının peşinde dolanmaz Mustafa.
Bende kendimden iğreniyorum.
—O adamı neden seviyorsun?
Fatma susuyor. Kadınlar neden kendilerine layık olmayan adamlara bağlılık ve tutku konusunda bu kadar ısrarcıdır ki! Herhalde onlar babamın dediği gibi yarım akıllılar. O herifi biliyorum. Hatta Fatma’nın ailesi de biliyor. İşsiz, güçsüz, çirkin bir adam… Bir serseri. Yazarmış, ne yazıyorsa? Eminim Fatma’nın onu sevdiği kadar o Fatma’yı sevmiyordur. Belki de tam tersi ama burada ben dururken… İşim var, param var, geleceğim var, yakışıklıyım da. Bilmiyorum, o adam geberip gitse keşke. Eğer öyle olsa ne kalır ki Fatma ile aramda. Fatma seni deli gibi seviyorum. Sevgi kitaplarda anlatıldığı kadar kutsal mı? Hayır değil. Tam tersi sevgi yıkıcı ve azgın, tanımadığım adamlara bile beni düşman ediyor. Sebebi kim peki, sebebi ne?



Mayıs-2008 Ankara

2 comments:

sevil said...

enteresan!!! Hepimizin özlem duyduğu birileri olur, yakınımızdadır ama başkaları yüzünden uzaklaşmıştır bizden. Çok iyi ifadeler...

Elim bir anda şiddetli bir yağmurun kırıp toprağa yapıştırdığı eflatun bir leylak dalı gibi hafifleşip yorgunlaşıyor. Bir kadın ancak gerçekten sevdiği bir adamı böyle saçma sapan bir şekilde savunur. Elini itiyorum. Şu anda ona olan tüm sevgim ve o adama olan tüm nefretimle kabarmış dudaklarını öpmek, kanatana kadar ısırmak istiyorum.
...burası muhteşem işte...
Daima takip edeceğim seni yunan filozofu kılıklı sokak serserisi

serap said...

Benim gücüm seni sevmekten başka neye yeter ki...
:)
kelam israfı yapmayayım,bu güzelliğin damağımda kalan tadıyla haşır neşir olmak istiyorum şuan,kalemine kuvvet..